-Noktası,virgülü ne kadar isabetli olacağını kestiremediğim bir yazıya başlıyorum. Rasyonel gerçekliklerde bile hatalar yapabilirim,gencim,profesör değilim. Düşünce özgürlüğüm hangi ülke sınırları içinde var bilmiyorum. Sadece paylaşmak istiyorum.-
Kim?
Şanlıurfa kökenli, İstanbul'da yetişmiş, Fransa'da Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisiyim.Türküm.
Kime?
Türkiye Cumhuriyeti Türk dilinde yazdığım bu dili anlayabilecek herkese hitap ediyorum.
Nereden?
Fransa'nın güneyinden, Perpignan'dan
Neden?
Siyaset Meydanı 23 Aralık 2010 ''Nasıl bir Türkiye'de yaşamak istiyoruz?'' konulu televizyon programındaki tartışmaları dinleyip, üzüntü duyup, sorumluluk hissettiğim için yazı yazıyorum.
Düşüncelerimin başlangıç noktası, kim olduğum, kime hitap ettiğim, nerede bulunduğum ve neden yazdığım sorularının cevabında gizlidir.
Kim olduğum neden önemli, bütün dünya insanlarının eşit olarak kabul edildiği bir dünyada? Çünkü dünya halkları eşit olarak kabul edilseler bile eşit şartlarda yaşamıyorlar. Kime yazdığım neden önemli? Sadece belli bir kesimi ilgilendiren sorulara yanıt aradığım için yani Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına. Nereden yazdığım neden önemli? Çünkü bulunduğumuz yerler geldiğimiz noktalarla ilintili olabileceği gerçeğinden ötürü. Neden? Neden sorusuna cevap verecek nedenler aradığım için.
Açılımlar devri, ayrışımlar beşiği...
Son üç gündür Türkiye'de Kürt Sorunu ya da Terör Sorunu üzerine birtakım tartışmalar gündeme geldi. BDP milletvekilleri, kürtçe dilinin güneydoğuda ve doğuda sokak,cadde,bina,makam gibi kamu malları ve kamu alanlarında türkçenin yanında kullanılması gerektiğini dile getirdiler. Sadece dile getirmediler, bunu uygulamaya da geçirdiler. Trükiye Cumhuriyeti Anayasası'nı hiç elime almamış biri olarak, anayasamızın maddelerinde üniter devlet beyanının bulunduğunu biliyorum. Üniter devlet beyanının yanısıra, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin dilinin türkçe olarak belirtildiğini de biliyorum. Son olarak da Türkiye Cumhuriyeti'ni milletinin adının Türk milleti olduğunu da biliyorum.
Şimdi soruyorum, bunu BDP milletvekilleri bilmiyor mu. Elbette biliyorlar ama bu uzun süreçler sonunda ortaya konulmuş anayasa maddesini ve/veya maddelerini reddediyorlar.
Anayasasını reddeden bir siyasi partinin Millet Meclisi'ndeki varlığından bahsediyoruz. Buraya kadar çok güzel. Demek ki karşıt düşüncelere yer veriliyor demokratik anlamda. Anayasanın tartışılmaz maddeleri reddedilebiliniyor bazı kimselerce bu ülkede. Demokrasi ve özgürlük gayet güzel görünüyor bu anlamda. Demokratik yollarla seçilmiş milletvekilleri, özgür bir biçimde düşüncelerini beyan eden halk temsilcileri söz konusu burada. Bu noktada uluslararası anlamda eksik hiçbir nokta bulunmamaktadır özgürlük ve demokrasi nosyonlarına dair ve kullanımları konusunda.
Bdp kimi temsil ediyor? Bdp diğer bütün siyasi partiler gibi Türkiye Millet Meclisi'nde Türkiye Cumhuriyeti halkı olan türkleri temsil ediyor resmi anlamda. Sosyolojik ve coğrafik açıdan bakılduğında Bdp Türkiye'deki etnik bir topluluk olan kürtleri temsil ediyor. Çoğunlukla Güneydoğu ve Doğuanadolu bölgelerinde varolan bir etnik gruba hitap eden siyasi bir parti söz konusu olan. Bu etnik grup neden birtakım açılımlara maruz kalıyor sorusu güncel hükümetimizin gerçekleştirdiği politikalar doğrultusunda ortaya atılmıştır. AK parti hükümeti Türkiye Cumhuriyeti bayrağı altında yaşayan onlarca farklı etnik grubun varlığını idrak etmekte zorluk çeken bir hükümettir. Türkiye Cumhuriyeti bayrağı altında rumeli, ermeni, rum, yahudi, çerkez, laz, gürcü, abhaz, arap, tatar, arnavut, süryani gibi birçok farklı milletten insan yaşamaktadır. Bunlardan sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olan kürt halkı terör gibi bir yöntemi sebebi bilinmeyen bir biçimde kullanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'ndeki PKK (pekeke) terör örgütüne mensup her kürt kökenli şahıs Türkiye Cumhuriyeti nüfus kağıdını kullanmaktadır. Doğum kayıtları Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında olan, ölüm kayıtları da yine Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde olacak teröristler bizim vatandaşlarımızdır. Onların yaradılışta bizden hiçbir farkları yoktur ancak yaşayışta bizden birçok farkları vardır. (Sakın biz kimiz sorusuna cevap aramayalım bu noktada) Bu türk vatandaşları Türk Silahlı Kuvvetleriyle ve kendileri gibi olan yurttaşlarla bir mücadele içindedirler. Bu mücadele dahilinde 50.000 den fazla insan kaybedilmiş, büyük miktarlarda da para harcanmıştır. Benim doğumum 1988 yılına tekabül ediyor. Türkiye'nin terörle mücadelesi 90lı yıllara uzanır. Aradan geçen yıllar sadece şehit cenazelerinin sayısını çoğaltmamış, alt kimlik- üst kimlik gibi yeni kavramların literatüre geçmesine sebebiyet vermiştir.
Alt kimlik-üst kimlik? Sorunun cevabı yine bir soru işaretidir. Hangimiz anlamını biliyoruz. Bildiğim , kimliğimizin geldiğimiz coğrafik bölgelerden ibaret olduğudur. Benim kimliğimde Şanlıurfa yazar, Şanlıurfalı olduğum için. Resmi kimliğim budur. Sosyo-kültürel açıdan bakıldığında İstanbullu bir kimliğe, dil açısından türkofon ve frankofon bir kimliğe, dini açıdan ise pratik yapmayan bir türk-müslüman kimliğe sahibim. Şahıs olarak kimliğim insan olmaya
çalışmaktan ibarettir. Amin Maalouf'un Öldürücü Kimlikler adlı deneme kitabı kendi kimliğimi algılamada bana yardımcı olmuştur. Saydığım kimlikler sahib olduğum kimliklerin sadece birkaçıdır. Damarlarımda arap, yugoslav, tatar ve mezopotamya kanlarının birbirine karıştığı kırmızı bir kan akar, herkesin kanının kırmızı olduğu kadar kırmızı olan bir kırmızı. Alt kimlik- üst kimlik kavramı benim için geçerli değildir. Resmi kimliğimde yazdığı üzere Türk'üm. Türk doğdum, Türk öleceğim. İleride alacağım herhangi bir kimlik ya da pasaport gerçek kimliğim olan Türk kimliğimi değiştirmeyecektir. Tıpkı bir Türkiye ermesinin dünyanın neresine giderse gitsin, sosyo-kültürel kimliğinin türk-ermenisi olarak kalacağı gibi. Kimlik denilen şey petrol kadar yapışkandır. Petrole batmış bir karabatak nasıl kendini petrolden ayrıştıramazsa, sahib olduğumuz kimlikten de öyle ayrışamayız. Kimlik çatışmaları milletleri özgürlüğe ve demokrasiye götürmez.
Kimlik çatışmaları milletleri ancak ve ancak kaosa sürükler. Bu kaos açılımlarla değil birleşmelerle aşılır ancak. Açılımlar halkları birbirine kırdırarak, ülkemizin ilerlemesini sekteye uğratmaktan başka hiçbir getiride bulunmaz.
Politik açıdan geri dönersek bugüne, yaşadığımız kaosu çıkış noktası Güneydoğu ve Doğuanadolu bölgelerindeki derebeylik sistemlerinin, halk dilinde ağalık sistemlerinin 80'li yıllardan beri ortadan kaldırılmamasıdır.
Bu yıllarda kimler vardı? Bu dönemlerin başrol oyuncuları Chp, Doğruyol Partisi, Refah Partisi ve Anavatan Partisi'dir. Bugün denize düştüğümüz için sarıldığımız yılanlar, bizleri terörün kucağına atmışlardır. Bu durumun müsebbibi cehaletini bugün yenememiş olan, o günlerde de yenmemiş olan toplumumuzun yanlış siyasi düşüncelerinin yanlış seçimleridir. Bu terörün müsebbibi ne Amerika Birleşik Devletleri, ne İsrail ,ne Rusya, ne Avrupa Birliği'dir. Bugün en basitinden terörün müsebbibini dış güçler olarak görmek bir maskara güldürüsüdür. Dış güçlere yüklenmek bizleri derin uykulara yatmaktan ileri götürememektedir.
Tüm bunların altında demokrasi gerçeğiyle yüzleşmekteyiz kanımca. Türkiye Cumhuriyeti'nin çarpık demokrasisi bugün ki kaos ortamının tohumlarını yıllar evvel ekmiştir. Sahib olduğumuz hakların hakkını verememenin cezasını milletçe çekiyoruz bugün. Yanlış kararların bedelini ne dedelerimiz, ne babalarımız ödüyor. Bugün bu kaosun bedellerini 80li yıllarda dünyaya gelmiş genç nüfus ödemektedir. Bugün bedelleri ilkokul, lise, üniversite öğrencileri, iş sahibi, işsiz kategorsindeki genç nüfus ödemektedir. Bütün bu olup bitenlerin utancını milletçe çekmekteyiz. Sahip olduğumuz etnik grupların hepsi bugün işsizlik ve eşitsizlik kurbanıdır. Eşitsizlik ve sınıf farkı toplumun hr zerresinde mevcuttur.
Bugün içinde bulunduğumuz işsizlik ortamı, üniversite mezununu da vurmaktadır, yüksek öğretimden mahrum kalmış gençleri de.
Komik olacak belki ama Türkiye Cumhuriyeti'nin ihtiyacı olan şey eğitim ve istihdamdan ibarettir. Bu iki sorun çözüldüğünde diğer sorunların çözümlerinde de yol alınmış olunacaktır.
Eğitimden kasıt nedir?
İki kurum geliyor aklıma: YÖK VE MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI
Bu iki kurum ve bu iki kurumun işleyişleri Türkiye'nin anadamarlarını tıkamaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı'nın kontrolü altındaki üniversite öncesi öğrenimin düzeyi, içeriği ve uygulama yöntemleri reformlara tabi tuulmalıdır kanımca. Öğretilmiş yanlış tarih bilgileri bugün ilerleyişimizi baltalamaktadır. Bugün Türkiye'de milyonlarca insan Türkiye Cumhuriyeti'nin güçlü askeri birliklerine güvenmektedir. Halbuki 21. yüzyılda hiçbir millet silahlı kuvvetlere, silaha, kana ve insan ölümlerine sırtını dayamamalıdır. Bugüne kadar asla içinde bulunduğum topluma yakıştırmadığım barbar terimi bugün türk silahlı kuvvetlerine olan sevgi ve kıvançtan ötürü Türk milletine yakışmaktadır. Kendi milletini kurşuna dizen bir kuruma kıvanç duymak ancak barbarların işi olabilir.
Tarihimizi ve dünya tarihini doğru öğrenmek ancak ve ancak doğru insanların içinde bulunduğu kurumların gözetiminde yani realist ve adaletli bir ruha sahip bir Milli Eğitim Bakanlığı sayesinde olur. Burada ihtiyaç duyulan şey, herkese eşit uzaklıkta olan bir ilkokul ve lise eğitiminden geçer öncelikle. Daha sonrasında eşit şartlarda elde edilmiş, yani kazanılmamış bir yüksek öğretimden geçmektedir. Burada ihtiyaç duyulan şeyler YÖk'ün yoksunluğu ve araştırmacı üniversitelerin varlığıdır. M.E.B'in doğruluk ve adalet çerçeveleri içinde Atatürk ilke inkılapları doğrultusunda yapacağı çalışmalar bizleri açılımlardan uzak tutacak, bizleri ileri seviyelere taşıyacaktır. YÖK'ün yoksunluğu eşitliği getirecektir. Kopya skandallarının yükselmediği bir toplumda genç nüfus psikolojik açıdan etrafına örülmüş olan duvarları yıkacaktır. Azim ve çalışmanın doğru orantılı olarak başarıyı getirdiği bir toplumda huzura erecektir. Bu huzur toplumda refahı arttıracak, terörü ortadan kaldıracaktır.
Şimdi benim küçük gerçeklerimi dinlemeye davet ediyorum sizi. Türkiye'de aslında kimlik değil bir sınıf karmaşası vardır. Bu sınıf karmaşasında ben de acı çekiyorum. Ait olduğum isimsiz sınıf beni diğer insanlardan ayırıyor. Eksik haklarımın olduğuna inanıyorum. T.C. devleti bana bir paso bile vermiyor. yaşımdan ötürü bir indirim alamıyorum toplu taşımada. Adımı, kim olduğumu kimse bilmiyor. Kimse sorunlarımla ilgilenmiyor. Neden yurtdışında olduğumu sormuyor. Bende ötelenmiş kişilerden biriyim. Ablam da öyle. Türkiye'nin en iyi iki siyasal bilgiler fakültesinden birinden mezun olmasına rağmen, T.C ona bir devlet kurumunda iş olanağı sunmuyor üç dil bilmesine rağmen.
Bugün işsizlik Türkiye'nin kanayan yarasıdır dedi bir genç Siyaset Meydanında. İşsizlik bugün her yurttaşın başındaki sorundur. Ama hükümet bunun için en ufak bir çabada bulunmaktadır. Kendi sulandırma projemiz olan Gap'ı kendimiz işletemiyoruz, telefon idaresini kendimiz işletemiyoruz. Çalışmak isteyen milyonlarca insan var ama biz hale edememekten, yapamamaktan bahsediyoruz.
Benim naçizane fikirlerimde umut ışığı vardır, bu mutlaktır. Boşuna değildir bu konuşma. Boşuna olan terör, insan ölümleri ve yargının işleyişindeki çarpıklıklardır.
Nasıl bir Türkiye istiyorum?
Sokaktan geçen her insanın her gördüğü insana ayı uzaklıkta olmasını. Kimsenin kimseden üstün olmamasını. Etnik grupların dernekler aracılığıyla kuvvetlendirildiği, çeşitli dillerde çeşitli şarkıların söylendiği, dansların edildiği günlerin yaşandığı dağlar ve ovalar istiyorum. Türkiye alışveriş merkezlerin, büyük şehirlerinden oluşmaz. Türkiye dağlarla kaplıdır ve de denizlerle. Denizlerdeki balıklar gibi özgür, dağlar kadar yüce bir topluma mensup olmak istiyorum. Yurttaşlığımdan onur duymak istiyorum. Öğrencilerin coplanmadığı, köpeklerin itlaf edilmediği, TSK'nın vatandaşını vurmadığı, rektörlerin Başbakan tarafından atanmadığı, suçsuzların tutuklu kalmadığı, ,nsanca gözaltıların olduğu, dini birim ve bütün olmayan bir devletin milleti olmak istiyorum. Tarihteki liderlerden bir ermiş bir evliya bir şıh gibi medet umulmadığı, zamanın ışığında bir devlet ve millet istiyorum. Ben bir Türk olarak bütün bunları sadece insan olduğum
için hakediyorum, sadece yaradılışımdan ötürü.
adım merve arcasoy. garbın bu barbar ülkesinde sadece kendi harflarini okuyabiliyor insanlar. benim de adım soyadımdan adıma doğru arkazua merv olarak okunuyor.
24 Aralık 2010 Cuma
17 Kasım 2010 Çarşamba
herkese iyi bayramlar.inanın birşeyi özlediğim yok.düşündüğüm de yok.kafam sıfır adeta.galiba birtakım şeyler sıfırlandı kafamda.sıfır bakiye bir beyinle yaşıyorum.hiç birşeyi merak etmiyorum.telaşelerim yok.düşünmem gereken kimse de yok.herkes kendi başının çaresine bakıyor öyle ya da böyle.belki de bu beni biraz koltuğumda kaykılmaya itti.masada dik otururken koltuk üzeri kaykılış durumuna geçtim.fazla sigara içiyorum.az müzik dinliyorum.sinemayla biraz da olsa aramı açtım.tiyatrodan haberim yok.sosyal akitivite de bir yere kadar.kitap desen elime almadım geldim geleli.gittim geldim, iyi geldi.anlatacak pek birşey yok.neşeli bir hayat değil benimkisi ama üzgün de değil.üzülecek bir şeyim kalmadı,şaşırttı bu beni.çok sigara içiyorum yalnız.o biraz arıza çıkaracak ben de.
kafam rahat.garip rüyalar görüyorum bazen.ama şuursuz rüyalar,manasız.sıkılmıyorum da aslına bakarsınız.sıkılacak birşey yok.herkes gibi uyanıyorum ben de sabahları.aynaya az bakıyorum yalnız.umursamıyorum pek birşeyi.arkadaşlar da iyidir heralde.canım birşeyler de satınalmak istemiyor.sakin,gürültüsüz bir hayat.yan komşu bile daha az yüksek sesli esniyor.ne diyeyim.yok yani birşey.beni heyecanlandıran bir film yok.insanlara sanki domateslermiş gibi bakıyorum.sebzeler gibi.sebzelere de yabancıyım şimdi.geçenlerde portakal aldım.bak o iyi geldi.portakal güzel şeyler.sanki gülümser sana.hani böyle eline alınca,turuncudur rengi.öyle ya da böyle bir şekli bir biçimi vardır.zorlamaz seni.kabuğunu soydun mu içini görüverirsin.tatlıdır da.ellerin güzel kokar.mandalinaya benzemez,boyamaz ellerini.güzel meyvedir şu portakal.
kafam rahat.garip rüyalar görüyorum bazen.ama şuursuz rüyalar,manasız.sıkılmıyorum da aslına bakarsınız.sıkılacak birşey yok.herkes gibi uyanıyorum ben de sabahları.aynaya az bakıyorum yalnız.umursamıyorum pek birşeyi.arkadaşlar da iyidir heralde.canım birşeyler de satınalmak istemiyor.sakin,gürültüsüz bir hayat.yan komşu bile daha az yüksek sesli esniyor.ne diyeyim.yok yani birşey.beni heyecanlandıran bir film yok.insanlara sanki domateslermiş gibi bakıyorum.sebzeler gibi.sebzelere de yabancıyım şimdi.geçenlerde portakal aldım.bak o iyi geldi.portakal güzel şeyler.sanki gülümser sana.hani böyle eline alınca,turuncudur rengi.öyle ya da böyle bir şekli bir biçimi vardır.zorlamaz seni.kabuğunu soydun mu içini görüverirsin.tatlıdır da.ellerin güzel kokar.mandalinaya benzemez,boyamaz ellerini.güzel meyvedir şu portakal.
27 Haziran 2010 Pazar

gittikçe sadece başım sıkıştığında yazı yazmaya başladım. başım sıkışınca, üzülünce, sinirlenince yazmaya başladım galiba. ne diyeceğimi de bilemiyorum ki.hangi çıkarımımdan bahsedeyim bilemedim. her an her dakika bir çıkarım yapıyorum hayattan. ibret alıyorum, beynimin bir köşesine notlar alıyorum ama diğer yandan biliyorum engellenemez gerçekleri de. kıymet bilmek ne kadar da önemli birşey. elimden geldiğinde sahip olduklarımın kıymetini bilmeye çalışıyorum. sahip olduklarımın da kazandıklarımın da. kazanımlarımızın kıymetini bilmezsek eğer ilerleyemeyiz. hiç kazanım yoksa elde, zamana eşdeğer oranda orada bir hata vardır. kazanımlar önemlidir. bizi insanileştirir. fazlası da barbarlaştırır. hiç kazanım elde etmeyenlerden de uzak durmak gerekir.
galiba buldum ne diyeceğimi. evet. basit, banal, sıradan ama işte Aşk-ı memnu. ne yapalım ben de böyle sıradan birşeyden etkilendim, elimde değil. Adnan Bey'den etkilendim en çok ve Nihal'den. Zararlı bu dizi. Cahiller için çok tehlikeli, akılsız kadınlar için bir model teşkil ediyor. Ders alabilene ne mutlu ama sanmam. İnsanlar eşek gelir eşek gider, değişmez.Korkunç bir hikaye. İnsani vasıflardan uzak, çok korkunç.sarsıcı ve ürkütücü benim için.
Ne anladım biliyor musunuz? Anahtar kelime valiz. Derli toplu bir valiz şart. Valize adabını, haysiyetini, aklını ve edebini iyice yerleştir. Her durumda hazır ve nazır ol, başkalarının hatalarında sen valizin elinde çık ortaya, veda etmeyi bil. Valizdeki şeref, adap, akıl ve edeb seni insan yapar.Bunları yanından ayırma, yanılmazsın. Hata payın sıfıra iner. Cebinden çıkarttığın kimliğinsin hayatta, saç kesimin değil. Soyadın, mesleğinsin, ayağındaki ayakkabı değil. Bunları bilmeli insan. Ne yediğinin, ne içtiğinin bir önemi yok. Unutma isa'dan önce ve sonra Büyük Romano Jermenik toplumların hepsi birbirinden ayrılırdı.Ama bu ayırımlar korkunç sonuçlar ortaya çıkardığı için, dünyanın merkezi avrupa bu durumda. Para sahibi cahiller ve ahlaksızlar evler, beylik,şehir, devlet ve imparatorluk yıkar. Bunu unutmamak gerek. Zevk düşkünü miskinler, dünyayı cehenneme çevirir.Ahlaksızlar kendini de çevresindekileri de zehirler. Zehir muhakkak toprağa karışır, ne acıdır ki bu zehir nesillerden nesillere aktarılır. Kim olduğunuz sizden değil, ailenizden itibaren başlar ve aileniz neler yaptıklarından. Siz geçmiş nesillerin zehrini taşırsınız bir kesede bünyenizde, akıllı olursanız kese hiç patlamaz ve sadece siz olduğunuz için başkalaşır insan olursunuz. Doğuştan sahip olduğumuz özellikler elbette baki değildir ama beceriksizler yakınlarının tuzaklarına düşüp, benzeşirler. Dünyada en kötü şeylerden biri de benzemektir. İnsan insanın kurdudur çünkü. Benzeşmemek gerek başkalarıyla. Adınız sadece yaptıklarınızla anılmalı, geçmişinizdeki yandaşlarınızla değil.
Elbette zordur bu kozayı yırtmak. Kelebek olmadan önce yaşadıklarınızı ancak istediğinizde unutursunuz. Ne diyordum?
Bihter, ah Bihter ah...O sadece bir dizi karakteri değil o bir örnek, o bizim gerçeğimiz. İnsan nasıl da nankör oluyor değil mi? Nasıl da bencil ve haysiyetsiz! Adnan'a baktığımda, onun elinde biraz evvel bahsettiğim valizi var. Valizini toplar ve çıkar gider. Onun yapması gereken bir açıklama yoktur çünkü. O insan olmak için gerekli erdemlere sahiptir. Onun önünde güneşli pazartesiler ve huzur dolu pazarlar vardır. Kötülük yapan elbette cezasını bulur. Kalp kıran kişinin sonu paramparça olmaktır. Acı çektirip tek parça kalan düşman yoktur. Her iktidar bitmeye mahkümdur zira kötülük yapmanın getirdiği kısa süreli iktidar kimin işine yarar? Bu sadece doğruları, doğru yoldakileri bir kez daha hizaya sokmak için ibretlik olur.
Hayat pamuk ipliğine bağlı, bunu birçok kez gördüm. Gördüğüm ölümlerden öğrendim bunu. Cenazeler insanı olgunlaştırır. Bir de bizim gömdüklerimiz vardır, ne imam ne de cemaatin katıldığı definler. Bu definleri kendimiz gömeriz, toprağı üstüne atarız ve kapanır. Sadece köpekler gömdüklerini tekrar çıkarır yerinden, nemalanmak için. İnsanlarsa gömü, hazine olmadıkça bir daha asla mezarı kazmazlar. Gömdüklerimizin vay haline... Geçen geçmiştir.Ölüler bile hatırlanmazken faydasız bir cenazeyi hatırlamak niye? Öyleyse unutulur.
Adnan Bey'in de dediği gibi zehirli sarmaşıklardan arındıktan sonra yorgun ve yaşlı bir ağaç yeşermelidir çünkü o daha diridir ve göğe yükselteceği daha çok dalı vardır güneşi görecek olan.
Aşk-ı Memnu'dan bunları anlıyorum. Kadın ya da erkek olmak kolay değildir. Hedef ne olursan ol, insan olabilmektir en alasından bir de hatırlanası olanından güzelliklerle.
Merve ARCASOY
20 Haziran 2010 Pazar
Eskir, herşey eskir.

Hayatta herşey eskir. En yeni şeyler bile ertesi gün eski olur. Aldığınız tişörtün hükmü siz onu kasaya götürene kadar geçer. Sonra o da diğer bütün sıradan tişörtler gibi eskir.Eskimeyen tek şey ihtiyaçlarımızdır.İhtiyaçlarımız doğrultusunda, insanları eskimez sanarız. Halbuki onlara ihtiyaç olmayınca, umurumuzda bile olmazlar. Yani onlar da eskir. Gökyüzü eskir, deniz eskir, kar eskir, yağmur eskir. Hepsi eskir, eskidikçe de çirkinleşir. Eski şeyler çirkindir. Yeni şeyler her zaman daha güzeldir, daha çekicidir. İnsanlar da böyledir, yeni bir kadın ya da yeni bir erkek eskisinden daha çok tercih edilir. Acıdır belki bütün bunlar ama insanın doğasında bu vardır. Kimse kurumuş yaprağı istemez. Herkes taze bahar dalını ister. Dünya döndükçe, dünyamız kirlendikçe, ters orantıda ,insanoğlu yenilik ister. İnsanlar gelir geçer, eskirler. Evet özlenirler kuşkusuz ama eskirler. Geçenlerde öğretmenlerimi düşündüm. Acı belki ama eskimişlerdi hafızamda. Artık aynı heyecanı duymuyordum onları düşünürken. Çamaşırlarımız eskir, çatallar, bıçaklar, sabunluk, perdeler, terlikler, insanın değdiği veya değmediği herşey eskir. Eskimeye mahkumdur. aynı neşe, aynı coşku kalmaz ne insanlara ne objelere karşı. Zamanla herşey unutulur. Filmlerdeki gibidir gerçekten, insanlar eskir ve unutulur. Bugün daha iyi anladım, eskimiş birini unuttuğumu.İsmi bile koca boş bir sayfayı hatırlatıyordu bana, bomboş. Çünkü zamanla unutmuşum. Hisler eskimiş ve yokolmuş. İleride ancak resimlere bakan biri hatırlayacak bazı şeyleri çünkü eskimiş insanların, eskimiş hikayeleriyle kimse ilgilenmez. Kendimiz bile geçmişimizi eskimiş sayar, unuturuz. Bugünü yaşamaktadır maharet. Bugünden ve yarından medet umulabilir ama dün geçmiştir ve geri dönüşü yoktur.
İçtiğim çayın tadı da eskiyor mesela. Çaydanlığın ilk zamanlarda demlediği çayla şu anki farklı. Saçlarım eskiyor, ne yapsam nafile. Vücudum eskiyor. Gözlerim eskiyor. Ve malesef bakışlarım da eskiyor. İnsanların bakışlarında yaşanmışlıklar iz bırakıyor. Acılar ve öfkeler gözlerden silinmiyor. Siz baktıkça, insanlar size baktıkça eskiler ortaya saçılıveriyor. Sözlerin kifayetsiz kaldığı noktalardan biridir gözler. Ne yalan söyleseniz gören gözü kandıramazsınız çünkü. Bugün, bu sabah, eskimişleri hatırladım. Ve çok eskimişlerdi. Artık eskimiş anılarımı verebilirdim. Onları çöpe attım. Eskimiş anılarımı isteyenler çöpten alabilir çünkü onları kullanmıyorum artık. On beş yaşındayken sizi heyecanlandıran şey artık heyecanlandırmıyor. insanlar eskidikçe, anlamsızlaşıyor. Herkes ama herkes anlamsızlaşıyor. Bunu gördüm. İstisnasız nasıl da herkes eskimiş ve ihtiyaç kalmayınca da kenara atılmış benim beynimde. Belki çok kaddarca ama işin aslı bu. Vefa değil burada yaralanan ne de minnet. Herşeyin bir ömrü var hayatta. Ömrü biteni çöpe atacaksın. Dayanmaz çünkü, ekşir, kokar, kokuşur ve sonunda çürür.
Bacağı sakat atı çaresiz vuracaksın. Ondan hayır gelmez artık sana.
13 Haziran 2010 Pazar
yurtdışındayken özlenilen şeyler

çiğ börek
kebap
içli köfte
vişne suyu
ayran
lahmacun
beyaz peynir
hamsi
börek
simit
demli çay
efes pilsen bira
sahilde oturmak
harbiye taksim dolmuşu
üsküdar kabataş motoru
zeytinyağlı yaprak sarma
pati
evin banyosu
türkçe konuşan insanlar
akbil sesi
metro
nişantaşı
taksim
asmalımescit
cihangir
galata
alkazar sineması
tramvay
içme suyu
türk kahvaltısı
bilumum sucuk pastırma
çay içerken sigara içmek
komşuya gitmek
türk kahvesi içmek
fal baktırmak
anadolu kavağı
kuaföre gidip fön çektirmek
manikür yaptırmak
ev yemeği yemek
telefonla konuşmak
ev telefonunu açmak
arkadaşlar
fransız sokağında şarap içmek
nar pera ya gitmek
mantı
atatürk caddesinde London Cafe ye gitmek
Mektup kırtasiye
Panter kırtasiye
Mephisto'nun etrafı gören bok gibi cafesi
Tolga, Karun, Sanem, Pınar, Barış, Emirhan, Melike
Birde eve gitmek, içeri girmek, el yüz yıkamak, su içmek,oturma odasında pati yi sevmek, boş boş konuşmak
7 Haziran 2010 Pazartesi
όλα σε θυμίζουν / ola se thymizoun / olmasa mektubun şarkısı

İki gündür bu şarkıyı dinliyorum, Haris Alexiou'nun şahane şarkısı Ola se thymizoun. Yeni Türkü ''olmasa mektubun'' adında çıkartmıştı bu şarkıyı. Derya Bey de pek bir güzel söyler. Ama Haris Alexiou şarkıda öyle bir ah çeker ki, bir sevgiliniz yoksa bile, bir sevgiliniz oluverir ve ondan ayrılırsınız bu şarkıyı dinlerken.
Türkçesi ''Herşey hatırlatıyor'' bu şarkının. Hatırlatan şeyler acıdır. Resimler, şarkılar, ağaçlar, semtler, kıyafetler, mekanlar...Yeri geldiğinde bir masa saati bile insana bir insanı hatırlatabilir. Hayal ettiğimiz, gerçekleşmesini istediğimiz şeylerin gerçekleşmemesine rağmen size birşey hatırlatması da mümkündür. Hiç almadığınız bir mektup size, bir mektubu hatırlatabilir, içine düşünüzü kattığınız yazılmamış bir mektubu. Acıdır yani. Hiç sahip olmadığınız bir insanı kaybedebilirsiniz mesela. Hiç gitmediğiniz bir yerde, hiç yapmadığınız şeyleri içine koyduğunuz insanla yaşamamış olsanız bile, bunun hayali insanın canını acıtır. Hiç tutmadığınız bir eli hayal edebilirsiniz. O eli arayabilirsiniz. Öyle ya da böyle bir sebepten hayaller gerçekleşmez. Ama o istek vardır ya, hani öylesine istersin o düşün gerçekleşmesini, işte o düş gece olunca başınıza üşüşüverir. Kalbinizi gerçekten acıtır. Kalp dediğiniz şey mideye benzemez. Öyle acısı geçmez bir anda. Siz otururken, konuşurken, uyurken, yürürken o içten içe acır. Güneş gören küçük bir dere nasıl ılık ılık taşların üzerinden akarsa bir sabah güneşi sırasında, öyle akar içinizden kalbinizin acısı da içinize. Burnunuz kanadığında nasıl canınız hiç acımazsa ellerinize kanlar aksa da, kalp de öyle sessiz sedasız acır. Bir kağıt, bir adres, bir telefon numarası, bir şarkı, bir kitap adı kabusunuz olur. Çocukken dizinizin üstüne düşünce nasıl bir anda kalkıp oynamaya koşarsınız hiçbirşey olmamış gibi öyledir işte bu kalbin de yarası. Vurdumduymaz birşeydir bu. Yaralı bacağınıza rağmen tuzlu suyuna girersiniz denizin çocukken, onun gibidir işte bu yüreğin de sancısı. Çocuk olursunuz, çocuklaşırsınız. Çok sevdiğiniz bir yazar amcanın sizin elinizden tutup, size hikayeler anlatmasını istersiniz geceleri yatmadan önce. Korkarsınız gece bu yürek acısıyla yatmaya. Sabah kalktığınızda şimşek çakar gibi flaş patlar beyninizde, aklınıza geliverir, bütün bu olanlar, düşleyip de gerçekleştiremedikleriniz. Sigaranız hiç bitmesin, fincandaki çayınız hiç bitmesin istersiniz. Bittikçe bir sigara daha yakar, bir fincan çay daha içersiniz. Oyalarlar çünkü sizi. Başınızda hikaye anlatan bıyıklı yazar amcanın sizin üzerinizdeki çarşafı kaldırmasını beklersiniz çünkü siz yataktan kalkmak istemezsiniz. Amca tüm şevkatiyle sizi yataktan kaldırsın, giydirsin istersiniz. Bütün gün size hikaye anlatsın istersiniz, sizi oyalasın... Gün içinde elinizi hiç bırakmasın. İçinizden geçirdiğiniz bütün sorulara cevap versin, yolda yürürken hiç sıkılmayın istersiniz. Ama ne amca vardır ne de hikayeler.
Zaman geçer, bir konser gidersiniz. Herşeyi unutursunuz konserde. Şarkıların çoşkusu küçük dilinizde titreşir, elleriniz patlar alkışlamaktan. Avuçlarınız acır, avuçlarınızın içi kızarır. Konser bitip de sanatçı selam verdiğinde etrafa şöyle bir bakarsınız. Kalabalığa bakarsınız. Emin olun kalabalıkta da düşerlerinizi, düşlerinizin içideki insanı ararsınız. Şarkılarda dindirmez içinizde kanayan yarayı. Yolda yürürken, konuşurken, hep düşleriniz ve düşlerinizi gerçekleştiremediğiniz kişiyi düşünürsünüz. Biliyorsunuz bütün bunları. Bütün erkek enseleri onundur. Bütün paltolar onun paltosuna benzer. Yazın sıcakta bütün spor ayakkabılar onun olabilir. Kalabalık ilerleyenlerden seçmek, onu oradan çıkarmak istersiniz. Kentler küçük, kalabalıklarsa tenhadır, düşlerindekini arayan biri için. Her an her yerden çıkabilir. Ne olur çıkıversin dersiniz. Onun içtiği sigara markasının paketi, bir çay bahçesinde, boş bir masada duruyorsa; o masada bir az evvel o oturmuş olabilir ve siz onu kaçırmış olabilirsiniz. Aslında o masadaki sigara paketi ona ait değildir. O masada, o gün hiç oturmamıştır o. Trafikte bir arabadan çıkıverse keşke dersiniz.Bütün bunları dersiniz işte. Olması imkansız bütün bu şeylerin, olasılık oranı düşlerinizi daha da yakıcı kılar. Şalgam suyunun serinliği damağınıza değdikten sonra nasıl genzinizi yakıyorsa bir öğlede, düşlerinizin olasılık oranı da içinizi öyle yakar geçer.
Düşlerinizi rafa kaldıramazsınız. Onlar aklınızın içinde. Hastalandığınızda, rüyanıza giriverir düşleriniz başkişisi. Uyandığınızda iki kere üzülürsünüz. Hasta olduğunuzda onun olmadığını farkettiğiniz için birinci kez, hastayken dalınan uykuda onu gördüğünüz içinse ikince kez üzülürsünüz. Yapılacak şey kabullenmektir. Düşlerinizi de olasılıkları da kabullenmektir. Yüzleşmek gerekir eşyalarla ve semtlerle. İzini sürüp bulmak gerekir o kişiyi ve de yüzleşmek. Neden diye sormanıza gerek yoktur. Sizin konuşmanıza gerek kalmaz. Sıradan bir sohbette her soru yanıtı bulur büyük ihtimalle. Sözlere bile gerek yoktur bazen ya da en bilindik sözcük sayısız anlam taşır. Bir ne içersin o güne kadar ne yaptığını anlayabilirsinizde aslına bakarsınız.
Eğer esir aldığınız kişiyi aklınız bırakmayacaksa, yaşamak için semtleri özgür bırakmak, eşyaları başkalarına vermek ya da onları başkalaştırmak gerekir. O zaman o canı varmış gibi görünen cansız varlıkların yakasını bırakırsınız. Onlar da ağaç perileri gibi etrafa saçılıp, gezerler sonunda tıpkı durduramadığınız bütün akıp giden ırmaklar misali.
3 Haziran 2010 Perşembe
3 Haziran 1986

bugün benden iki yaş büyük olan ablam Melike'nin doğumgünü.
bugün Melike 24 yaşına girdi. Kendisi hala 25 yaşına girdiğini iddia ediyor ama olsun. ben de diyorum ki, doğdumuzda 1 yaşında mıydık Melike? :)
ah ah ah hayat çok zor. daha neler göreceğiz kim bilir...30 yaş, 40 yaş, 50 yai ve sonrası...
yaşlanıyoruz, büyüyoruz, olgunlaşıyoruz.
22 senedir Melike'yle bir hayat sürüyorum ben. Ne hikayeler, ne hikayeler, neler neler...
Biz kardeşiz. Kardeşlik çok zor şey. Çünkü değişiyoruz, evler değişiyor, etrafımızdakiler değişiyor, herşey değişiyor.
İstediğim, Melike'nin mutlu olması. İstediği işlerde çalışması, istediği paraları kazanması, istediği evliliği yapması, istediği evde yaşaması...
Biz genciz, daha önümüzde çok uzun yıllar var. Seveceğiz, sevileceğiz.
Gideceğiz, geleceğiz, kalacağız, geri geleceğiz. Hayat böyle. Bir yerde çakılıp kalmıyor insan.
Senden ne istiyebilirim ki? Tabii ki serin bir yerde, İstanbul'da, biraz içmek :) Sohbet etmek. Sonra yatak odamızda tatlı patiyle uyumak. Henüz genç kızken bunlar mümkün.
E zaten geldiğimde de bunları yapıyor olacağız. Tatlı Melike, Akıllı Melike, Deli Melike, yanaklarından öperim. Doğumgünün kutlu olsun. Ömür boyu mutluluklar dilerim sana. Keyfin istediği gibi bir hayatın olsun. Başkalarının ne dediğinin geçrekten bir önemi yok. Biz zamanında büyüklerimizi iyi dinledik. İyi de insanlar olduk. Artık biraz efendilik oyunundan ziyade mutluluk oyununu oynayalım. Mutlu olalım ulannnnnnnnnnnnn!!!
KArdeşin MErme
29 Mayıs 2010 Cumartesi
Öhöm Öhöm Örovizyon

Örovizyon bizim için, Ermenistan için, Yunanistan için ve Azerbaycan için önemlidir. Merkezi Avrupa devletleri kendisini dikkate almaz. Ha arada bir coşup, çalışırlar ama o da sadece ev sahipliği yapıp, para kazanma isteğinden gelir. Başta saydığım az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler bu yarışmayı önemser çünkü, kendilerini tanıtmak amacındadırlar. Ok. Tamam.
Örovizyon TRT spikeri Sarı Şeker:
Sana sesleniyorum Ankara'lı kızım,
Lütfen artık bu işi bırak. Yok bırakmayacağım, Deniz Baykal gibi seks kasedim çıkmadan vallahi gitmem diyorsan o zaman yabancı dil yap kendine biraz ya hacı. O fransızca neydi öyle ??
O ingilizce?? Fransızcayı unut bir kere. Olmamış, bilmiyorsun. Allah bilir Tevfik Fikret Lisesi'nden öğrenmişsindir o ''kapıcı'' fransızcasını. İngilizcene gelince, ya ingiliz aksanıyla konuş ya da amerikan aksanıyla. İngilizce öyle a la turca konuşulmaz. Sen spikersin, sunum yapıyorsun. Biraz dikkat et artık. Sıkıldım senden, inan ki.
MANGA:
Ben bu grubu çoook eskilerden tanırım. Yani, sene 2002 gibi falan olmalı. Show Tv'nin bir müzik yarışmasına katılmışlardı. Canlarım, kazanmışlardı sanırım. Neyse. İlk cd lerini , cd çıktığı gün almıştım. Hala da durur. Daha sonra lisedeyken solist, Ferman'la mesajlaşmışlığım bile var mynet üzerinden. Öhöm öhöm... Bu ''We could be the same'' şarkısı Manga grubunun en iyi şarkısı değildir zira kendileri daha iyilerini daha önce yapmıştır. Ama şartlar böyle gerektirmiş olabilir. Çocuklar harikuladeydi, César'ın hakkını César'a verelim. Şirine çocuklar, şakır şakır inigilzce biliyorlar, hepsi de ünversite mezunudur onların. Ankara'lı asaleti vardır onlarda.
Robot kızımıza gelince...
Enteresan bir fikir. Ama ekşisözlük takipçileri bilir, torna tesviye yi yadetmediler de değil hani. Çıkan kıvılcımlar insanı bir tornacılığa götürüveriyor hani. Neyse. Çağımızda bu bilimkurgu yaratıklara pek bir ilgi var. Bu metal memeli de ilginç bir fikir. E öyle ya da böyle sevildi. Demekki iyiymiş.
FRansa:
Allah, ya rabbi...Fransa gibi Avrupa Birliği'nin yüceler yücesi ülkesi nasıl olur da bu maymunları sahneye salıverir anlayamadım. Ama şimdi acı gerçekler var. Bugn Fransa'da milyonlarca arap ve afrika kökenli vatandaş yaşıyor. Ee onlarda bu ülkenin bir parçası. Elbette katılacaklar Eurovision'a. O kıyafetler rezalet, o sözler bomboş, o telafuz bir alamet...Olmadı Fransa. Bu yıl iyice batırdın. NEdir bu Club Med usulü tatilköyü hit parçası?? Klüp dansı mı yapıyoruz?? Hayret birşey...Çıkart oraya bir Faudel. İki nağme, iki oryantal tamam işte. Eurovision A l'orientale olsun bitsin. CEzayir, Fas, TUnus üçlemesinin de gönlü hoş tutulsun.
Almanya:
Das ist schönn und vunderbach diyemeyeceğim. O cilveli kıza sinir oldum. 19 yaşında ama yemediği halt kalmamış belli.Salak rolüne yatıp, sempatiklik yapmaya çalışıyor. Şarkıda geçen 'Have'' fiilini de kullanmakta zorlanıyordu kendisi, adeta havlıyordu.Sıradan bir kıyafet, sıradan bir şarkı. Ben almanların başarısızlıklarını daha çok seviyorum. Onlar salak şarkılarla daha mutlulardı. Nedir bu popüler kültür?? Bir dahakine bir Türk kızını çıkartın lütfen. Bu sübyandan hiç haz etmedim. Danke schönn, bitte schönn. Heil Hitler! Mein Fürer!
İsrail:
Örosvizyon'un en alakasız yarışmacısı...Ortadoğudasın be kardeşim sen. YUh anasını... İSrail ya. Lübnan da katılsın bari...Ama şarkıcı çocuk tatlıydı. Geçen yıl ki Norveç'li bebeto çocuğa özenip bu şirin çocuğu çıkartmışlar. ŞArkı ibraniceydi Tek anladığım kelime ''Elohim''di. O da ibranice Tanrı anlamına gelir. Güzeldi .Daha iyi bir sonuç alabilirdi. Kısmet.
Azerbaycan:
Menim çoh kıymetlığ gardaşlarım. Hadise çakması kızı çıkartmışsınız oraya, olmadı. Olmadı. Kendi müziğinizden esinlenin biraz yani. Ortalık müzikler yapmayın. Kullanın biraz kendi müzik aletlerinizi.
İspanya:
Benim Avrupa Birliği'nde en sevdiğim ülkedir kendisi. Baldan tatlı bir solist çıkartmışlar. Ama olay şurda düğümleniyor, ispanyolca şarkıyı herkes kaldıramıyor dostlar. Ya Ricky Martin olacaksın ya da Yasmin Levy. Ortada kalan şarkılar gitmiyor bu dille. Yinede tebrik ederim.
Ermenistan:
En çok aklımda kalan şarkı buydu açıkcası. En güzel solist de onlarındı. Erik muhabbeti beni biraz gerdi ya da kayısı neyse. MOtherland muhabbetine de gelemiyorum.Neresi pardon anavatanınız?? Başlattırmayın ya... Yakında franszca da bir deyim çıkartacağım, Ermeni gibi ağlamak diye. Yeter ya. Her yerde aynı malzeme. Başka şeyler yapın da dünya sizi başka haberlerinizle tanısın. Hayastan'a selamlar, iyiydiniz.
Geri kalan ülkelerle pek ilgilenmedim açıkcası.
Şov a gelince,
Fena değildi. Son anda Alexander Rybak'ın katakulliyle Lena aşiftesini öpmesi de iyi oldu. Çİrkince ama zeki sunucu da takdire şayandı. Dilleri olan yeteneği beni şaşırttı.Takdir ettim.
Gelecek yıl ne olacak??
Bir kere Örovizyon gelecek yıl, Türkiye'nin Almanya eyaletinde gerçekleşecek. Muhakkak bir Türk sunucu olacak. Setlerde, sahnede, sahne arasında bir sürü Türk olacak. Orası da bizim bir yurdumuz, toprağımız bile diyebiliriz. Almancılara hayranım. Almancıların kuşkusuz almanyaya çok büyük katkısı var. Güzel bir yarışma olsun. Biz birinci olalım. Sonra gelsin turistler, gelsin paralar.
KİM katılsın?
Hayko Cepkin
ŞEbnem FErah
İSmail YK
Folklorik ve kültürel birşeyi de isterim açıkcası. Bir türkü de olabilir. Çok enteresan müziklerimiz var çünkü. Türk Sanat müziği bile olabilir. Hadise türü birşey olmasın lütfen...DAyanamıyorum.
Rock grupları da olmasın. Hayko Cepkin iyidir, candır.
Ruski Devletler size gelince, Türk erkeklerinin bunca hizmetini böyle mi cevaplıyorsunuz? Cık cık cık. Lütfen ama ellere var da bize yok mu yani. Daha çok oy, daha çok oy.
İskandinav ülkeleri siz de beni geriyorsunuz. Birbirinize oy vermekten, bize sıra gelmiyor. Abartmayın. Hakkı olana puan verin.
İngiltere, gereksiz bir ülkesin. Odunsun. Senden bir cacık olmaz. Eurovision'u Pakistan ya da Hİndistan'a devret. Onlar daha başarılı olur. Güneş görmemiş british kafalar midemi bulandırıyor, biraz doğuya yönel.
Eurovision'u izleyelim, sevelim. İyidir bu yarışma. FRansa'da bize 12 puan verdi. Sağolsun gurbetçiler. Aferim.
Öperim, Auf viedersehen!
N.B: Almanca kelimelerim yanlış olabilir, Ahtung Ahtung.
ENTERESAN
Sezen AKSU'nun KUTLAMA adlı şarkısı:
Memleketime çoktan bahar gelmiştir
Başakları şimdiden göğe ermiştir
Dağlarını gelincik basmıştır
Yer, gök ve yürek çiçek açmıştır
Kirazlar olmadan tez vakitte
Asmanın sürgün veren dallarında
Nergisin, zerenin taç yapraklarında
Seninle baharı kutlamaya geliyorum
başımı omzuna yaslamaya
Hayata yeniden başlamaya
Bağında, bahçende, pınarlarında
İçimi yıkamaya geliyorum
Caddelerinde kızlarla oğlanlar
Oynaşıyordur şimdi,
ah! hem de nasıl
Başlayan, biten, tazelenen aşklar
Başlıyor ömrümüzde yeni bir fasıl
Sözleri pek bir hoş . Müziği de bir o kadar heyecanlı. Artık yaz geliyor, baharın belki son günleri belki de bahar çoktan geçti.
Erguvanların son günleriymiş bu günler. Ben mor erguvanları göremedim, boğazın kıyılarındaki. Yalıların etrafını çevreleyen güzel erguvan ağaçlarımız...
Neyse burada da çiçekler açıyor tabii ki. Hava da epey sıcak, etrafta böcekler var.
Sıkıldım, iyi geceler.
Memleketime çoktan bahar gelmiştir
Başakları şimdiden göğe ermiştir
Dağlarını gelincik basmıştır
Yer, gök ve yürek çiçek açmıştır
Kirazlar olmadan tez vakitte
Asmanın sürgün veren dallarında
Nergisin, zerenin taç yapraklarında
Seninle baharı kutlamaya geliyorum
başımı omzuna yaslamaya
Hayata yeniden başlamaya
Bağında, bahçende, pınarlarında
İçimi yıkamaya geliyorum
Caddelerinde kızlarla oğlanlar
Oynaşıyordur şimdi,
ah! hem de nasıl
Başlayan, biten, tazelenen aşklar
Başlıyor ömrümüzde yeni bir fasıl
Sözleri pek bir hoş . Müziği de bir o kadar heyecanlı. Artık yaz geliyor, baharın belki son günleri belki de bahar çoktan geçti.
Erguvanların son günleriymiş bu günler. Ben mor erguvanları göremedim, boğazın kıyılarındaki. Yalıların etrafını çevreleyen güzel erguvan ağaçlarımız...
Neyse burada da çiçekler açıyor tabii ki. Hava da epey sıcak, etrafta böcekler var.
Sıkıldım, iyi geceler.
22 Mayıs 2010 Cumartesi
akıl hastahanesi
çekiştirilmiş ilişkiler ve kuşatılmış kişilikler midemi bulandırıyor.
dünya bir akıl hastahanesi sanki, etraf itişip kakışan delilerle dolu. her yaptığımız harekette deliliklerimize bir tutam delilik daha katıyoruz sanki. koca bir çorba kazanı bu alem, içinde tavukların, kuzuların, yeşilliklerin, insanların, bacakların, kolların, kalplerin, beyinlerin olduğu bir çorba. bu çorba kazanının kenarında dev bir tavada, yağ kızartılıyor.içinde ihanetlerin, yalanların, saklanmışlıkların olduğu. hepimiz hergün sadece bu çorbayı içiyoruz. duygusal açlığımızı ancak bu çorbayla doyuma ulaştırıyoruz sanki. yalan yanlış sözler sarfediyoruz. kimse birbirini anlamıyor , bunu hergün biraz daha iyi anlıyorum. anlaşamıyoruz. anlaşamıyoruz. biz seninle anlaşamıyoruz dünya. bu dünyada kimse anlaşamıyor. tek hayvanlarla anlaşabiliyoruz belki de. köpeklerler, kedilerle, balıklarla ve kuşlarla. başka da hayvan sığmıyor şu yetmiş yıllık ömrümüze. tek derdimiz diye birşey yok. tek bir derdimiz asla olmuyor çünkü. ama belki de ortak derdimiz, çiftkişilik yatakta tek kişi kalmamak. bir düğünde eşsiz kalmamak dans anı geldiğinde. arkadaş toplantılarında anlatacak bir ayıcığınız ya da bir prensesinizin olması dert. olmalı çünkü. çekiştirmeliyiz erkekleri bir o yana bir bu yana. kadınları değiştirmeliyiz, köle gibi eve tıkmalıyız. iyixe yoğurmalıyız bu insanan mayalı hamuru, taa ki kollarımız yorulana dek. iyice karıştırıp hacimini arttırmalı bu hamurun. allak bullak olmalıyız hepimiz içinde bulunduğumuz ilişkinin içinde.
ben neler istiyorum. neler geçiyor aklımdan.tek istediğim bir sinema bileti iki kişilik. sonra bir kadeh şarap karşıdakinin göz bebeklerinin içinde içtiğim. pasparlak bir ayın altında izlenmek tanrı tarafından. sonra da uyanmak yeni bir güne, emin olarak. hem kendinden hem de karşındakinden emin olmak. ne biri sevebilir sizi, sizin onu sevdiğiniz gibi ne de siz birini sevebilirsiniz onun sizi sevdiği gibi. kandırmayalım kendimizi. ya az sevecek ya da az sevileceksiniz ya da bunları tam tersi. emin olduğumuz bütün ilişkiler ya arkadaşlık ya da tanışıklıklardır. aşka dair bir eminlik ve de emniyet yoktur hayatta. başınızı avuçlarınızın içine alacaksınız hiç şüphesiz içine düştünüz mü aşkın. ya çok sevdiğiniz için dövüneceksiniz ya da acı çektiğiniz için.
bu akıl hastahanesinde herkes sever kendine zarar vermeyi. yavaş yavaş öldürürüz kendimizi, usul usul. dünyevi işlerden elimizi eteğimizi çekerek öldürebiliriz kendimizi. bir paket sigaraya sarabiliriz kendimizi. bir kasa birayla zehirleyebiliriz bizi. ya da devam ederek, hiç birşey yokmuşçasına, içimizde hastalıklar büyüterek. hayat da tıpkı bütün mitolojik hikayelerde ve kutsal kitaplarda anlatıldığı gibidir. içinde dirilişler, yeniden doğuşlar, dönüşümler barındırır. hayat dönüşümden ibarettir. insanda bir başka insanı arayarak sürüp gider. bulursanız bir durak ne ala. yoksa ararken yaş yetmişe geliverir ve bitiverir bir ömür. yetmiş dediğim sembolik bir rakam. kimi için yirmili yaş ta bir bitiş olabilir. kimi için elli de.
tıpkı benim bu yazıdan sıkıldığım gibi biz de sıkılırız bu deliler hastahanesinden. bir tekel bayiisinin önünde durup soluklanmak isteriz. içivermek bir dünya içkiyi, çekivermek binlerce nefes sigarayı içimize. dünya yine döner, yine döner, yine ve yine. yeni deliler, deli deliler çıkıverir.
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Hırçın bir anektod
Bugün saat 14:00 sularında tarih sınavndan çıktıktan sonra otobüs bindim arkadaşlarımla birlikte. Tavırlarından defalarca rahatsızlık duyduğum Noureddine de otobüsteydi. Kendisi Fas asıllı, mümin bir fransız vatandaşıdır. Çoğu kez gülerek derslerimi sorup beni aşağılamaya çalışır. Başarılı olamayacağımı ima ederek güler ve her dersten kaç aldığımı sorar. Arkadaşalrım indikten sonra onunla ikimiz kaldık. Bana İstanbul'a gelmek istediğini söyledi. Gülümsedim. Daha sonra ekledi : 'bugünkü Türk hükümeti bugüne kadarki en iyi hükümet.'' Bunu söylediğinde gülümsedim ve öyle düşünmediğimi ifade ettim. Benzer konuşmaları defalarca yapmıştım. Kendisi 50 yaşına merdiven dayamış, eski Fas Kralı'nın şoförlüğünü yapmış, hukuk eğitimini yıllar sonra baştan alan enteresan bir insandır. Çok bilmiş söylemleri ve kışkırtıcı konuşmaları kalp krizi geçirmeme sebep olabilir birgün. Ama bugün benimle yine alay ettiği için, başarısız olacağımı ima ederek, ben de açtım ağzımı yumdum gözümü. Türkiye Cumhuriyeti hakkında bilmediği onlarca klişe şey söyledim ona. Cevap veremedi şüphesiz. Neler dedim?
Ben laik bir insanım Nurettin kardeş.
Türkiye Cumhuriyeti laiktir.
Türkiye Cumhuriyeti bugün pratikte laik, özde antilaik olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti'nde 80 milyon insan yaşar Nurettin.
80'li yılların başında türban takılmazdı Nurettin İstanbul'da.
Bugün ülkemiz hükümet açısından düşünürsek aşağı yukarı ikiye bölünmüş durumda Nurettin, he ama genel olarak paramparça bir ülke.
Bizim sonumuz iç savaş olacak Nurettin.
Biz Avrupa Birliği'ni istemiyoruz Nurettin. Avrupa Birliği bugün sonunu görmektedir.
11 milyon nüfuslu fındık kurdu Yunanistan'la başedemeyen bir politiko-ekonomik bir birliktir Avrupa Birliği.
Bizimle nasıl baş edecek A.B Nurettin?
Ülkemizin güneyinde Kürdistan kurmak istiyorlar Nurettin. Kaç parçaya bölelim Türkiye'yi?
Osmanlı olmak rumuyla, çerkeziyle, ermenisi kürdüyle birlikte yaşamaktır Nurettin, biz ülkemiz parçalansın istemiyoruz.
Bizim Anayasa Mahkemesi başkanımız İktisat Fakültesi mezunu Nurettin.
Ülkemizde işsizlik hat safhada ve üniversiteli genç sayısı her geçen gün artıyor. Ne kadar çok okursak o kadar işsizlik olacak, bilgi beraberinde işsizliği getirecek çünkü bizlere hakettiğimiz maaşalrı verecek bünyeler mevcut değil.
Nurettin hergün haberleri izlediğini söyledi ve ekledi : ''Haberler yalan mı söylüyor?''
Evet Nurettin, biz satın alınmış medyanın haberlerini izliyor, gazetelerini okuyoruz.
Noldu Nurettin, sustun??
Nurettin: Derslerinde başarılar dilerim (!?)
Biz buna türkçe de mors olmak deriz kibarca Nurettin kardeş.
Veda Hutbesi'nde Hazreti Muhammed der ki : Müslüman olan herkes kardeştir. Arabın arap olmayana karşı bir üstünlüğü yoktur.
Nurettin kardeş, Hazreti Muhammed peygamberimiz, müslümanlık dinimizdir. Kusura bakma ama kardeşlik bu değil.
Şimdi sen, Osmanlı İmparatorluğunun himayesinde yıllarca kalmış Kuzey Afrika'nın kavruk Fas'ının evladı, bana ülkemi mi anlatıyorsun?
Anlatırsın, anlatırsın... Neden mi ? Çünkü Türkiye'de milyonlarca insan kendini bütün dünyaya güldürmek uyanıyor sabahları ve yatana kadar çalışıyor sahip olduğu değerleri yıkmak için.
Aylardır, belki de bir yıl oldu, hapishanelerde Türkiye'nin en aydın insanları yatıyor. Farkında mısınız? Ama yok ben bir Ezel izleyeyim. Ben fransız malı arabama binip, Starbucks'a gideyim, Amerikan malı Nine West cüzdanımdan para çıkarıp kahvemi ödeyeyim. Ve gece kendi kazandığım maaşa ve kredi kartı borcuma bakmaksızın eşimle birlikte olup, Amerika'nın kucağına atmak amacıyla bir Türk evladına gebe kalayım.
Başbakanımız ne diyor? 3 Çocuk yapın!
Şimdi ben ömrümün sekiz senesini fransızca öğrenmeye vermiş biri olarak, bugün bu Avrupa ülkesinde bilgimin ve vatandaşı olduğum memleketin acizliği altında eziliyorum.
Dinimiz Amin, durmak yok, yola devam.
Dur bir Uğur Mumcu vardı, Facebook'a resmini koyayım. Ama bu Akp belediyesi de çok iyi çalışıyor canım, yollar pırıl pırıl. Siirt'te küçük kızlara tecavüz etsinler banane. Hükümet number one, herkese, herşeye one minute.
Ben de şimdi ağlamak için one minute rica ediyorum.
Havadan gelen demokrasimize çok şükür. Lanet olsun kazanılmış haklara ve kan dökülerek alınmış vatan toprağına.
Fethullah Gülen'in eteğinden, RTE'nin alnından öperim. Yaşasın halkların kardeşliği, Yaşa Fenerbahçe. Allah'ım bana hayırlı bir kısmet, dest-i izdivaç!!!
İsmail Yk'dan Allah Belanı Versin parçasını hepimize armağan ediyorum.
Allah'ın selameti üzerimize olsun, Akp başımızdan eksik olmasın.
Raimunda Jimenez
Not: Bu hikayede geçen şahıslar ve olayların gerçeklikle bir bağlantısı yoktur. Tamamiyle hayal ürünü ve kurmacadır.
Ben laik bir insanım Nurettin kardeş.
Türkiye Cumhuriyeti laiktir.
Türkiye Cumhuriyeti bugün pratikte laik, özde antilaik olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti'nde 80 milyon insan yaşar Nurettin.
80'li yılların başında türban takılmazdı Nurettin İstanbul'da.
Bugün ülkemiz hükümet açısından düşünürsek aşağı yukarı ikiye bölünmüş durumda Nurettin, he ama genel olarak paramparça bir ülke.
Bizim sonumuz iç savaş olacak Nurettin.
Biz Avrupa Birliği'ni istemiyoruz Nurettin. Avrupa Birliği bugün sonunu görmektedir.
11 milyon nüfuslu fındık kurdu Yunanistan'la başedemeyen bir politiko-ekonomik bir birliktir Avrupa Birliği.
Bizimle nasıl baş edecek A.B Nurettin?
Ülkemizin güneyinde Kürdistan kurmak istiyorlar Nurettin. Kaç parçaya bölelim Türkiye'yi?
Osmanlı olmak rumuyla, çerkeziyle, ermenisi kürdüyle birlikte yaşamaktır Nurettin, biz ülkemiz parçalansın istemiyoruz.
Bizim Anayasa Mahkemesi başkanımız İktisat Fakültesi mezunu Nurettin.
Ülkemizde işsizlik hat safhada ve üniversiteli genç sayısı her geçen gün artıyor. Ne kadar çok okursak o kadar işsizlik olacak, bilgi beraberinde işsizliği getirecek çünkü bizlere hakettiğimiz maaşalrı verecek bünyeler mevcut değil.
Nurettin hergün haberleri izlediğini söyledi ve ekledi : ''Haberler yalan mı söylüyor?''
Evet Nurettin, biz satın alınmış medyanın haberlerini izliyor, gazetelerini okuyoruz.
Noldu Nurettin, sustun??
Nurettin: Derslerinde başarılar dilerim (!?)
Biz buna türkçe de mors olmak deriz kibarca Nurettin kardeş.
Veda Hutbesi'nde Hazreti Muhammed der ki : Müslüman olan herkes kardeştir. Arabın arap olmayana karşı bir üstünlüğü yoktur.
Nurettin kardeş, Hazreti Muhammed peygamberimiz, müslümanlık dinimizdir. Kusura bakma ama kardeşlik bu değil.
Şimdi sen, Osmanlı İmparatorluğunun himayesinde yıllarca kalmış Kuzey Afrika'nın kavruk Fas'ının evladı, bana ülkemi mi anlatıyorsun?
Anlatırsın, anlatırsın... Neden mi ? Çünkü Türkiye'de milyonlarca insan kendini bütün dünyaya güldürmek uyanıyor sabahları ve yatana kadar çalışıyor sahip olduğu değerleri yıkmak için.
Aylardır, belki de bir yıl oldu, hapishanelerde Türkiye'nin en aydın insanları yatıyor. Farkında mısınız? Ama yok ben bir Ezel izleyeyim. Ben fransız malı arabama binip, Starbucks'a gideyim, Amerikan malı Nine West cüzdanımdan para çıkarıp kahvemi ödeyeyim. Ve gece kendi kazandığım maaşa ve kredi kartı borcuma bakmaksızın eşimle birlikte olup, Amerika'nın kucağına atmak amacıyla bir Türk evladına gebe kalayım.
Başbakanımız ne diyor? 3 Çocuk yapın!
Şimdi ben ömrümün sekiz senesini fransızca öğrenmeye vermiş biri olarak, bugün bu Avrupa ülkesinde bilgimin ve vatandaşı olduğum memleketin acizliği altında eziliyorum.
Dinimiz Amin, durmak yok, yola devam.
Dur bir Uğur Mumcu vardı, Facebook'a resmini koyayım. Ama bu Akp belediyesi de çok iyi çalışıyor canım, yollar pırıl pırıl. Siirt'te küçük kızlara tecavüz etsinler banane. Hükümet number one, herkese, herşeye one minute.
Ben de şimdi ağlamak için one minute rica ediyorum.
Havadan gelen demokrasimize çok şükür. Lanet olsun kazanılmış haklara ve kan dökülerek alınmış vatan toprağına.
Fethullah Gülen'in eteğinden, RTE'nin alnından öperim. Yaşasın halkların kardeşliği, Yaşa Fenerbahçe. Allah'ım bana hayırlı bir kısmet, dest-i izdivaç!!!
İsmail Yk'dan Allah Belanı Versin parçasını hepimize armağan ediyorum.
Allah'ın selameti üzerimize olsun, Akp başımızdan eksik olmasın.
Raimunda Jimenez
Not: Bu hikayede geçen şahıslar ve olayların gerçeklikle bir bağlantısı yoktur. Tamamiyle hayal ürünü ve kurmacadır.
14 Mayıs 2010 Cuma
Bakalım elimizde neler var?






Bakalım elimizde neler var? Elimizde altı adet edebi, gerçekten edebi değeri olan kitap var.Düşünsel yönleri ağar basan, gerçek kitaplar. Öyle satın alınan bestseller lara asla benzemezler.
Bunlardan İtalo Calvino'nun San Giovanni Yolu adlı eserine başlamıştım fakat nedendir bilinmez bir türlü bitiremedim. Kapağı ve ismi yeterliydi benim için,satın alma sebebi olarak. Yeşil bir bahçe fonunda ferforje demir fotoğrafı ve içinde yol geçen bir kitap ismi, bunlar yeterli sebepler...
Daha sonra elimize İklimler'i alıyoruz ama tabii Nuri Bilge CEylan'ın üç kez izlediğim İklimler'i değil bu. Bu André Maurois'nın İklimler'i. Bu kitabı babam almıştı kendi okuması için. Sonra bana getirdi. Psikolojik bir kitap bu. Henüz başlamadım ama diş doktorumuz Özge Hanım psikiyatriyle ilgilendiği için o bahsetmişti biraz. Ben de masasında görmüştüm. Babam da hemen almış.
Çok ağır bir isim...Jean Paul Sartre...Varoluş mu özden önce gelir yoksa öz mü varoluştan önce? Bu sorunun iki cevabı var. Jean Paul Sartre bizlere varoluşun özden önce geldiğini söyler. L'existence précède l'essence. Bulantı dünyayı ve insanları kağle alan her insan Bulantı'yı okumalıdır. Çünkü bulantı bizlere gerçekleri gösterir. Etrafımızdaki insanların gerçeklerini gösterir. Ve korkunç gerçeklerimizle bizleri yüzleştirir. Sakladığımız o kahredici gerçekler...Onları yüzümüze vurur.
Albert Camus...En sevdiğim yazar. Ölesiye gerçek, ölesiye küstahçadır gerçekleri. Tak tak tak. Beyazlar ve siyahlar... Grilere yer yoktur. Tersi ve Yüzü'nü henüz okumadım. Okuyacağım. Umarım bu kitabında da Cezayir'in büyüleyici Oran'ından bahseder, böylelikle bizlerde Oran'ın kumsallarındsa gezip, güneşte kamaşan gözlerimizi kırpıştırırız.
Çok acı çekmiş kentlerin yazarı, Gabriel Garcia Marquez...Şili o anlattığı için mi bu kadar güzel acaba? Kolombiya'lı birinden, kahve çekirdeklerini ağzınızda çiğnermişcesine, acı ve sert hikayeler...Sen çok yaşa Marquez! Yaşadıkça yaz, yazdıkça yaşa!
Bu birbirinden güzel ve kafa karıştırıcı kitapları herkes okusun. Kitaplarda ülkeler geziliyor çünkü. Kitaplarda ağlanıyor çünkü başkalarının acısına. Kitaplarda erkekken kadın, kadınken erkek oluveriyor insan... Okumak yalnızca kendimiz için değildir çünkü. Okumak başlı başına bir iştir. Emektir, gözlerden çok aklın yorulduğu bir iştir, ince işçilik ister. O halde kitap okuyalım. Yanında açık hava, sigara ve kolombiya kahvesi de benden :)
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Urfa dili desek daha doğru
siye = sana
biye = bana
gelisen mı = geliyor musun
gidisen mı gidiyor musun
gelah = gelelim
gidah = gidelim
anê = anne
babo = baba
nene = nine
dedey = dede
bibi = hala
dayze = teyze
herif = koca
avrat = hanım bayan
güveg = damat
lo = erkek çağırılırken kullanılır
le = bayan çağrılırken kullanılır
deget = yürü git
güz = sonbahar
tez = çabuki
rak = uzak
suvak = sokak
mıhalle = mahalle
henek = şaka
afrit = şeytan yavrusu firlama kimselere denilir
hış oldum = döküldüm
öksedim = özledim
haho = yeter artık
kırtik = azıcık biraz
ağbati başiya = darısı başına
zerzur = sığırcık kuşu
kit = yabani güvercin
pısik = kedi
haket = gerçek
ğas = marul
bahtenis = maydanoz
pırpır = semiz otu
fırenk = domates
balcan = patlıcan
isot = urfa biberil
eymun = limon
pircikli = havuç
hıttı = bir salata çeşidi
bostana = bir çeşit salata (çok güzeldir)
savık = soğuk
ülbe = soğuk
tud = dut
ferik = taze, genç
payam = badem
kehke = simit
reçel = biber salçası
neçek = yazma
puşu = erkek baş örtüsü
haphap = takunya
kahke bezi = amerikan bezi
ezye = bayan elbisesi
sako = ceket
koyneg = gomlek
tuman = don, külot
kuşhana = tencere
teşt = leğen
sülahye = sürahi
koruk = olmamış üzüm
dürmük = dürüm
tike = nasil anlatsam bilmiyorum ama habbe deriz ya tane de denilebilir ama tam değil
şıllık = bir tatlı çeşididir.
germi = bulgur pilavi
tedirbe = sokak
heyat = evin geniş avlusu
mahle şenigi (şenik) = komşu, aynı çevrenin insanı
hâh = yabancı
hulh = hulhum dar demek içim sıkılıyor sabrım yok gibi
made = mide
biye = bana
gelisen mı = geliyor musun
gidisen mı gidiyor musun
gelah = gelelim
gidah = gidelim
anê = anne
babo = baba
nene = nine
dedey = dede
bibi = hala
dayze = teyze
herif = koca
avrat = hanım bayan
güveg = damat
lo = erkek çağırılırken kullanılır
le = bayan çağrılırken kullanılır
deget = yürü git
güz = sonbahar
tez = çabuki
rak = uzak
suvak = sokak
mıhalle = mahalle
henek = şaka
afrit = şeytan yavrusu firlama kimselere denilir
hış oldum = döküldüm
öksedim = özledim
haho = yeter artık
kırtik = azıcık biraz
ağbati başiya = darısı başına
zerzur = sığırcık kuşu
kit = yabani güvercin
pısik = kedi
haket = gerçek
ğas = marul
bahtenis = maydanoz
pırpır = semiz otu
fırenk = domates
balcan = patlıcan
isot = urfa biberil
eymun = limon
pircikli = havuç
hıttı = bir salata çeşidi
bostana = bir çeşit salata (çok güzeldir)
savık = soğuk
ülbe = soğuk
tud = dut
ferik = taze, genç
payam = badem
kehke = simit
reçel = biber salçası
neçek = yazma
puşu = erkek baş örtüsü
haphap = takunya
kahke bezi = amerikan bezi
ezye = bayan elbisesi
sako = ceket
koyneg = gomlek
tuman = don, külot
kuşhana = tencere
teşt = leğen
sülahye = sürahi
koruk = olmamış üzüm
dürmük = dürüm
tike = nasil anlatsam bilmiyorum ama habbe deriz ya tane de denilebilir ama tam değil
şıllık = bir tatlı çeşididir.
germi = bulgur pilavi
tedirbe = sokak
heyat = evin geniş avlusu
mahle şenigi (şenik) = komşu, aynı çevrenin insanı
hâh = yabancı
hulh = hulhum dar demek içim sıkılıyor sabrım yok gibi
made = mide
eee...

EE, öö, kendimize türkü armağan ettik. Babayı unuttuk,
Acı vatan Almanya'daki babamıza da en sevdiği şarkıyı yolluyalım o vakit, geliyor,...
Caddelerde rüzgar aklımda aşk var
Gece yarısında eski yağmurlar
Şarkı söylüyorlar sezsiz usulca
özlediğim şimdi çok uzaklarda
deli dolu günler hayat güzeldi
kahkahalarıyla günler geçerdi
ellerim uzanmaz dokunamamki
özlediğim şimdi çok uzaklarda
o da özlüyormuş benim birtanem
çok üşüyormuş
ben olmayınca öyle yazıyor son mektubunda
o da özlüyormuş benim biirtaanem
hep ağlıyormuş ben olmayınca
öyle yazıyo son mektubunda

Urfa'ya gitmek istiyorum. Olmaz biliyorum. Yok hava sıcak, yok bıdı bıdı bıdı. Aman hayatta her boka bir engel var. Engelsiz birşey var mı? Hepimiz engelli değil miyiz? Belki de özürlü, engelli dediklerimizden daha engelliyiz. Mahalle baskısı dedikleri şey insanın üç, beş kişi toplandığı her yerde var. Nietsche ne demiş? Yoksa Spinoza mıydı?! İnsan insanın kurdudur!
Ve Sokrates ne demiş? Kendini Tanı! Birbirimizin önüne çelme takmaktan başka ne yapıyoruz ki?
Para verin biraz da,ben de gideyim biraz Anadolu ve Mezopotamya'ya. Erkek gelmedik ki şu dünyaya istediğimizi yapalım...İnsan özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuş olarak yaşar...
Demiş yüce ağabeyimiz Jean Jacques Rousseau...Ne kadar doğru...
Bir türküyle devam edelim o vakit, ki bu türkü benim için candır, ciğerdir.
Urfa’nın Etrafı Dumanlı Dağlar,
Ciğerim Yanıyor Aney Gözlerim Ağlar,
Benim Zalim Derdim Cihanı Dağlar.
Gezme Ceylan Bu Dağlarda Seni Avlarlar,
Anaydan Babaydan Yardan Ayrı Koyarlar.
Urfa Dağlarında Gezer Bir Ceylan,
Yavrusunu Kaybetmiş Ağlıyor Yaman,
Yarimin Derdine Bulmadım Derman.
Gezme Ceylan Bu Dağlarda Seni Avlarlar,
Anaydan Babaydan Yardan Ayrı Koyarlar.
Ceylan Senin Gibi Yüreğim Yara,
Cihanda Derdime Anam Bulmadım Çare,
Bir Yavru Kaybettim Gözleri Kara.
Gezme Ceylan Bu Dağlarda Seni Avlarlar,
Anaydan Babaydan Yardan Ayrı Koyarlar.
Ciğerim Yanıyor Aney Gözlerim Ağlar,
Benim Zalim Derdim Cihanı Dağlar.
Gezme Ceylan Bu Dağlarda Seni Avlarlar,
Anaydan Babaydan Yardan Ayrı Koyarlar.
Urfa Dağlarında Gezer Bir Ceylan,
Yavrusunu Kaybetmiş Ağlıyor Yaman,
Yarimin Derdine Bulmadım Derman.
Gezme Ceylan Bu Dağlarda Seni Avlarlar,
Anaydan Babaydan Yardan Ayrı Koyarlar.
Ceylan Senin Gibi Yüreğim Yara,
Cihanda Derdime Anam Bulmadım Çare,
Bir Yavru Kaybettim Gözleri Kara.
Gezme Ceylan Bu Dağlarda Seni Avlarlar,
Anaydan Babaydan Yardan Ayrı Koyarlar.
Kurtluktan da sıkıldım, kuzuluktan da. En iyisi ben bir demlik çay olayım.
9 Mayıs 2010 Pazar


Sezen AKSU'nun şarkısı : gün gelir
Uzaklardan bir ses zaman zaman
Fısıldar sanki adımı usul usul
Ve eğer yağmur yağıyorsa bir de o akşam
Her damla çelik misali ağırlaşır
Kulaklarım çınlamıyor ne zamandır
Beni hasretle anan biri yok artık herhal
Bir garip bencil duygu ki ruhumu sarar
İçtiğim içkinin buruk lezzeti acılanır
Gün gelir serseri ruhum elbet
Acının lezzetine de alışır mı alışır
Alt tarafı insanım işte herkes gibi
Aklım ara sıra olsa da
REFLÜ git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
REFLÜ git başımdan istemiyorum
bu reflü şiirini de Atilla İlhan'ın Aysel'inden dönüştürdüm. oldu gibi. bu gün kaybolsun ortadan.
Nota Bene: Fotoğraflar Nuri Bilge Celan'ın Turkey Cinemascope serisinden.
6 Mayıs 2010 Perşembe
yaprak dökümü
yapmamam gereken birşeyi yaptım bugün. yaprak dökümünü izledim. unuttuklarımı hatırladım. aklıma zakkum çiçekleri geldi silivrideki. pembe zakkum çiçekleri...ben zakkum çiçeklerini çok severim.narin olmaz zakkum çiçekleri, ağaçlara benzer.diğer çiçekler gibi kısa boylu, kırılgan değildir.zehirlidir ve çok güzel kokar. bir şehirde, bir evde ne yaşanmışsa etrafdaki eşyalara siner olup bitenlerin kokusu. sesler ve kokular yokolmaz. duvarların dili yoktur ama gözlerin hafızası vardır. gözler fotoğrafa alır gördüklerini, bir bir saklar. bir eşya, bir obje görüldüğünde fotoğrafı size çıkarıp, gösterir. zakkum çiçekleri de bana bir sürü şey anlatır. silivri deki evimizi, o rutubet kokusunu, o gürültü, patırtıları...o haksız yere söylenen her sözü. ne yazık büyümemiş insanların elinde büyümek ve haksızlığa uğramak. oradan oraya savrulmak, başkalarının doğrularına katlanmak...çocukluğum orada geçti, her yıl yaz mevsiminde geldiğinde orada buldum kendim. söğüt ağacımız vardı. bahçedeki musluğun yanında akşam sefaları çıkardı. çok severdim ben akşam sefalarını. çam ağacımız vardı. çam ağacı benim için farksızdı bir köpek yavrusundan. bizimle yemek yermiş gibiydi. sabahları soğuk olurdu, gazete kokardı masa örtüsü sabahları. soğuk yorganın içine içine giriverirdi. akşam olduğunda ateş böcekleri sarardı etrafı. çekirgeler basardı caddeleri. baykuşlar gelirdi elektrik direklerinin tepesine. kuşlar uçardı sürü halinde. karıncalar olurdu her yerde. dakikalarca karınca izlediğim zamanlar olurdu. o bahçe kapısı, o şimşirler...konuşabilseler konuşurlardı. ellerinden birşey gelmiyor. ben düşünüyorum şimdi. görüyorum yapılan yanlışları. kendi payıma birşey düşmüyor. ama o evde, o bahçede çiçekler ve ağaçlar dışında birileri vardı ve hatalıydılar. hata ettiler. gereksiz yere neler olup bitti. ne huzursuzluklar...üzerime yapıştı suçluluk duygusu. o günlerden bu güne neler kaldı ben de. suçluluk, kabahat işlemiş bir ruh, tembellik...neler neler etiketlendi. o evde sağ kolumun içine barkotlar basıldı benim, günün her saati. tembellik, aptallık...hiçbiri bana ait değildi. esas sahipleri böyle arındırdılar ruhlarını. kendi hatalarını kız çocuklarından çıkardılar. dünyanın sonu hergün orada geliyormuş gibi...neden ordaydık? amacımız neydi? yaz tatili... o huzursuzluk kemirdi içimi. şimdi barkotları silmek mümkün değil. başkalarının hayatları yüzünden, biz damgalandık. güzel olan herşey o eve dair, buruk. o bağırışmalar...manasız konuşmalar...insanoğlu büyümüyor demekki...
şimdi bu diziyi izleyince görüyorum.sinirleniyorum. o kadar çok haksız yere kötülük gördüm ki. söylesem de boş söylemesem de...kimse üstüne alınmaz. herkes haklı sanır kendini. cin olmadan adam çarptım sanır. insanın kalbinin kırılması falan mühim değil. ama ruh hali bir bozuldu mu, düzelmez., düzelmiyor. ezbere biliyorum o evi, her eşyasını. bahçesindeki otları nasıl yolduğumu, toprağı nasıl eşelediğimi. ne istiyorlardı ? bunu soruyorum şimdi, o evden, o bahçeden başka ne isterdi insan? geceleri yıldızlar evin içine girecek gibi olurdu. çok severdim geceleri soğuk olmasını.gecenin bir sesi vardı. rüzgarın bir sesi, bahçe kapılarının, yürüyen insanların, tahta pencereyi kapattığımızda çıkan ses,...en çok orada görürdüm kayan yıldızları, kim bilir ne saçma sapan dileklerim vardı.çocukluk işte. şimdi hiç geri gelir mi? geri gelir mi o yıllar, 90'lar. perdeden gözükmeyen televizyon, plastik beyaz masamız, duvarımızdaki kağıt...siyah saplı kaşıklarımız, melamin tabaklarımız...hepsinin bir değeri var benim için. elimde olsa gene oraya giderim, çıkmam o bahçeden. o eşyaların hakettiği bir ev ahalisi olmalı, başka insanlar olmalı. ama kendimin olmadığı şekilde hayal edemiyorum o balkonu. çalı süpürgesi, topladığım taşlar, gece lambamız yemek masasına koyduğumuz, masa örtülerimiz, küçük cam bardaklarımız, rafta duran iki kupamız, biri sarı biri kırmızı...orada izlediğimiz programlar. bir türlü düzgün göstermeyen kanallar. show tv ve star tv.herşey ne kadar çok değişti. yapayalnız o ev. eşyalar öksüz, yetim ve arkadaşsız. orada yapığım resimler, boyama defterlerim, ilk okuduğum kitaplar, çözdüğüm testler...bahçeye çıkarken bastığımız iki farklı renkteki, üstüste duran biri krem biri ondan daha koyu renki taş.kocaman taşlar...kahverengi saksılarımız...güneşte solan minderler, perdeler. insanların derdi neymiş? anlayamıyorum. anlıyorum da. sevmediğin zaman böyle demekki. sevmediğin insanları hangi eve koyarsan koy olmuyor. birbirini sevmeyen insanların derdi bunlar. bana öyle geliyor. burnumda şuan oradaki pikelerin kokusu. kırmızı beyaz desenli pikeler, mavili beyazlı pikeler, çarşaflarımız...evi gezdirebilirim aklımın içine girmiş birine. her yerden çıkan böcekler, örümcekler, örümcek ağları...sesi ve görüntüsüyle beni deli eden püsküller...ben geliyorum diye haber veren püsküller geçenin.üç beş objemiz, porselenden, camdan...
O eve yazık, o evde aylarını geçirmiş küçük bana da...çam ağacı mutfak dolaplarımız, rüyama giriyorsunuz bazen. ilk türk kahvesi yapmayı, o evde öğrendim. orada duydum binbir türlü safsata kahve fallarında. neyi merak ediyordu ben de şimdi bunu merak ediyorum. neyi? ne çıkabilirdi ki kahve falında? o evde ve o evden sonra manevi hiçbir şey artmadı hayatımızda. gerilere, çok gerilere gittik. ben bile idrak ediyorum. ama yok. düşünmeyin siz hiç. hata hiç sizde olur mu? olmaz. inşallah ileride sizden başka insanlarla o evde olurum, suçluluk duymadan, huzursuz olmadan ve deli bakışlara maruz kalmadan. içimde tutmuyorum, söylemekten de sakınca duymuyorum. bak seneler nasıl da geçti...kaldı mı geriye birşey eski halinizden? o yatak odasındaki aynaya gidip baksak kimleri görürüz? o evdeki çocuklardan eser kalmadı.



Euro düşüyor. Havalar bir ısınıp bir soğuyor. Rüzgar yeni bitmiş yeşil yaprakları yerlere savuruyor. Eve giden treni bekliyorum. Trennnnn dur! Diyorum, bindikten sonra geride kalan katalanlar tren e iki kere vurup ''ha koçuma'' deyip trene direktif veriyorlar.Sonra çuf çuf çuf, çof çof çof, gak gak gak, hort hort hort yol.
Bu güzel şarkıyı dinlemenizi tavsiye ediyorum. İki arkadaşımdan biri yolladı ya T ya O. Kim bilir unuttum.
Rogue Wave
EYES
Missed the last train home.Birds pass by to tell me that I'm not alone.
Over pushing myself to finish this part,I can handle a lot,
But one thing I'm missing is in your eyes. In your eyes
Have you seen this film?
It reminds me of walking through the avenues.
Washing my hands of attachments yeah,
land on the ground,one thing I'm missing, is in your eyes.In your eyes.
kısa ve öz. Güzel sözler.
Ekşisözlükte yazar olmama 4834 kişi var. Wauvvvv haydi sevinelim ehueheuehuehuehe : O)
İşte böyle mutlu taklidi yaparım. Maskeli depresyon derler buna.
5 Mayıs 2010 Çarşamba
Hıdrellez
Yedi dakika sonra Hızır Aleyhisselam, Perpignan' a doğru geliyor olacak. Ben de yarım saat önce bir dosya kağıdı aldım elime. İkiye katladım önce, sonra kurşun kalemle diploma çizdim üzerine. Fransa, hukuk fakültesi yazdım. Sağ kanadına da bilmiyorum neden bir tane minareli bir camii çizdim. Altına da sağlık yazdım. Bir çift dua eden el çizdim. Onu rulo haline getirdim.Kırmızı kurdelayla bağlayıp, penceremin tahta kepenklerinin kenarına kırmızı kurdeleyle bağladım. Gül ağacım yok, gül alacak param da yok. Hızır Bey efendi mazur görecek bizi. Uçup, süzülürken, değiverecek benim kağıdıma. Pencerenin önüne de bilmiyorum yine nedendir, mum yaktım. Biri kırmızı, ikisi yeşil, biri de beyaz. Sandalyeyi de çektim önüne dua ettim. Müzik olarak ta Goran Bregoviç'ten ederlezi parçasını açtım. Kendi kendime bir ritüel yarattım. Kötü bir niyetim yok.
Şimdi camii neden, dua eden el neden...Belki inanalım diye, belki unutmayalım diye. Unutmayalım kime inandığımızı. Allahtan başka kimseden medet ummayalım. Ondan başka kimse sesimizi duymaz çünkü. Yaşayanlardan da medet ummayı bıraktım ben. Ölüler hiç değilse düşününce rüyamıza giriyor. Allah sapmışlarımızı affetsin, çünkü Allah affeder, biz kuluz,biz affetmeyiz. Herkesi doğru yola yönlendirsin. Herkesin kalbi doğru yolun inancıyla dolsun. Bizim verdiğimiz bunca kötülükten sonra, dünya hala bize kırmızı domatesler veriyorsa bunda bir hikmet vardır. Dünya hala dönüyorsa, yapılabilecek şeyler vardır.
Hızır ve İlyas Efendilerimiz, sizleri bize Allah gönderdi. Bize yol gösterin, ahlakımızı düzeltin, bizlere mucizeler verin. Unutsuzlara umut verin. Mutsuzlara da saniyelik mutluluklar bahşedin. Gerçekten sıkıntısı olanlara yardım elinizi uzatın. Utanmamışları utandırın.
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Örnek aldığım insanlardan bahsetmek istiyorum. Bu bazen benim suratıma tokat gibi çarpıyor, onlara hayranım ama zaman zaman üzerinde daireler çizdiğim yörüngeden çıkıyorum. Bu da bana acı veriyor. Onları kendime hatırlatmak istiyorum. Ve de isimlerini bahşetmek...
YAHYA KEMAL BEYATLI (fransa da 9 yıl, siyasal bilgiler fakültesi)
REFİK HALİT KARAY (hukuk fakültesi)
HAKKI DEVRİM ( hukuk fakültesi)
OKAN BAYÜLGEN (hukuk fakültesi, fransa da 3 yıl sanırım)
SERRA YILMAZ ( caen üniversitesi, fransa, psikoloji)
CEVAT ÇAPAN( benimle alakası yok, severim, tanıştık, hoş adam, efendi )
ve üç tane çok sevdiğim hocam, üçü de kamu hukuku üzerine görevli:
Cristophe Euzet
Dominique Sistach
Eric Savarese
bunları niye yazdım?
içinden diyenler : ''bu da kendini bi bok sanıyor!?''
alakası yok, iğneyle kuyu kazıyorum, kız vücudumdan erkek evlat çıkarmaya çalışıyorum, yaptığım gebe kalmadan erkek evlat yetiştirmek. bazı şeyler, engellenemiyor. İnsan yere düştüm diye, yürümeyeyim diyemiyor işte. çabaladığım kadarım bu dünyada., kalemlerim kadar, kurduğum cümleler kadar.
Bir de uzaktan bakıp, ağlayasım geliyor diyebileceğim yüce insanlar var. Sadece türk olanlarını sayacağım zira, diğerlerini dilimden düşürmüyorum, sakız ettim adeta ağızıma.
Orhan Kemal, Çukurova kokan, Nazım Hikmet'in bizlere kazandığı bir insan. Gerçekçi bir roman, romanlarını okuyup çok sevmiştim.
Nazım Hikmet, bir ağaç, okuduklarımızdan yapraklar dökülüyor, yaprakları toplayıp saksıya bırakırsam, belki kaktüs misali tutuverirler.
Bu kadar ukalalık yeter. Sizlere Ahmet Haşim hocamızdan bir şiirle veda ediyorum.
GECE
Titreyen ellerimle penceremi
Açtım afaki leyle karşı... Yine
Gecenin gölgeden manazırına
İmtizac eylemiş nücumü bahar...
Sihri eb`at içinde şimdi gümüş
Bir sehap andıran miyah uyumuş..
Kalbi seydayı leyl olan rüzgar
Esiyor gölgelerde velvelekar...
Ah o bir aşkı bi-tenahi mi
Geceden, tudei manazırdan
Yükselen rasei humarü buhar?
Sanki hulyayı vasla müstağrak
Sebi bir itri hisle doldurarak
Dolaşan, titreşen kadınlardı...
Sanki bir savti gaibü mühtez
Kalbe bir aşkı bi-vefa yetmez
'Seviniz, muttasıl sevin! ' derdi
YAHYA KEMAL BEYATLI (fransa da 9 yıl, siyasal bilgiler fakültesi)
REFİK HALİT KARAY (hukuk fakültesi)
HAKKI DEVRİM ( hukuk fakültesi)
OKAN BAYÜLGEN (hukuk fakültesi, fransa da 3 yıl sanırım)
SERRA YILMAZ ( caen üniversitesi, fransa, psikoloji)
CEVAT ÇAPAN( benimle alakası yok, severim, tanıştık, hoş adam, efendi )
ve üç tane çok sevdiğim hocam, üçü de kamu hukuku üzerine görevli:
Cristophe Euzet
Dominique Sistach
Eric Savarese
bunları niye yazdım?
içinden diyenler : ''bu da kendini bi bok sanıyor!?''
alakası yok, iğneyle kuyu kazıyorum, kız vücudumdan erkek evlat çıkarmaya çalışıyorum, yaptığım gebe kalmadan erkek evlat yetiştirmek. bazı şeyler, engellenemiyor. İnsan yere düştüm diye, yürümeyeyim diyemiyor işte. çabaladığım kadarım bu dünyada., kalemlerim kadar, kurduğum cümleler kadar.
Bir de uzaktan bakıp, ağlayasım geliyor diyebileceğim yüce insanlar var. Sadece türk olanlarını sayacağım zira, diğerlerini dilimden düşürmüyorum, sakız ettim adeta ağızıma.
Orhan Kemal, Çukurova kokan, Nazım Hikmet'in bizlere kazandığı bir insan. Gerçekçi bir roman, romanlarını okuyup çok sevmiştim.
Nazım Hikmet, bir ağaç, okuduklarımızdan yapraklar dökülüyor, yaprakları toplayıp saksıya bırakırsam, belki kaktüs misali tutuverirler.
Bu kadar ukalalık yeter. Sizlere Ahmet Haşim hocamızdan bir şiirle veda ediyorum.
GECE
Titreyen ellerimle penceremi
Açtım afaki leyle karşı... Yine
Gecenin gölgeden manazırına
İmtizac eylemiş nücumü bahar...
Sihri eb`at içinde şimdi gümüş
Bir sehap andıran miyah uyumuş..
Kalbi seydayı leyl olan rüzgar
Esiyor gölgelerde velvelekar...
Ah o bir aşkı bi-tenahi mi
Geceden, tudei manazırdan
Yükselen rasei humarü buhar?
Sanki hulyayı vasla müstağrak
Sebi bir itri hisle doldurarak
Dolaşan, titreşen kadınlardı...
Sanki bir savti gaibü mühtez
Kalbe bir aşkı bi-vefa yetmez
'Seviniz, muttasıl sevin! ' derdi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)