6 Mayıs 2010 Perşembe

yaprak dökümü

yapmamam gereken birşeyi yaptım bugün. yaprak dökümünü izledim. unuttuklarımı hatırladım. aklıma zakkum çiçekleri geldi silivrideki. pembe zakkum çiçekleri...ben zakkum çiçeklerini çok severim.narin olmaz zakkum çiçekleri, ağaçlara benzer.diğer çiçekler gibi kısa boylu, kırılgan değildir.zehirlidir ve çok güzel kokar. bir şehirde, bir evde ne yaşanmışsa etrafdaki eşyalara siner olup bitenlerin kokusu. sesler ve kokular yokolmaz. duvarların dili yoktur ama gözlerin hafızası vardır. gözler fotoğrafa alır gördüklerini, bir bir saklar. bir eşya, bir obje görüldüğünde fotoğrafı size çıkarıp, gösterir. zakkum çiçekleri de bana bir sürü şey anlatır. silivri deki evimizi, o rutubet kokusunu, o gürültü, patırtıları...o haksız yere söylenen her sözü. ne yazık büyümemiş insanların elinde büyümek ve haksızlığa uğramak. oradan oraya savrulmak, başkalarının doğrularına katlanmak...çocukluğum orada geçti, her yıl yaz mevsiminde geldiğinde orada buldum kendim. söğüt ağacımız vardı. bahçedeki musluğun yanında akşam sefaları çıkardı. çok severdim ben akşam sefalarını. çam ağacımız vardı. çam ağacı benim için farksızdı bir köpek yavrusundan. bizimle yemek yermiş gibiydi. sabahları soğuk olurdu, gazete kokardı masa örtüsü sabahları. soğuk yorganın içine içine giriverirdi. akşam olduğunda ateş böcekleri sarardı etrafı. çekirgeler basardı caddeleri. baykuşlar gelirdi elektrik direklerinin tepesine. kuşlar uçardı sürü halinde. karıncalar olurdu her yerde. dakikalarca karınca izlediğim zamanlar olurdu. o bahçe kapısı, o şimşirler...konuşabilseler konuşurlardı. ellerinden birşey gelmiyor. ben düşünüyorum şimdi. görüyorum yapılan yanlışları. kendi payıma birşey düşmüyor. ama o evde, o bahçede çiçekler ve ağaçlar dışında birileri vardı ve hatalıydılar. hata ettiler. gereksiz yere neler olup bitti. ne huzursuzluklar...üzerime yapıştı suçluluk duygusu. o günlerden bu güne neler kaldı ben de. suçluluk, kabahat işlemiş bir ruh, tembellik...neler neler etiketlendi. o evde sağ kolumun içine barkotlar basıldı benim, günün her saati. tembellik, aptallık...hiçbiri bana ait değildi. esas sahipleri böyle arındırdılar ruhlarını. kendi hatalarını kız çocuklarından çıkardılar. dünyanın sonu hergün orada geliyormuş gibi...neden ordaydık? amacımız neydi? yaz tatili... o huzursuzluk kemirdi içimi. şimdi barkotları silmek mümkün değil. başkalarının hayatları yüzünden, biz damgalandık. güzel olan herşey o eve dair, buruk. o bağırışmalar...manasız konuşmalar...insanoğlu büyümüyor demekki...
şimdi bu diziyi izleyince görüyorum.sinirleniyorum. o kadar çok haksız yere kötülük gördüm ki. söylesem de boş söylemesem de...kimse üstüne alınmaz. herkes haklı sanır kendini. cin olmadan adam çarptım sanır. insanın kalbinin kırılması falan mühim değil. ama ruh hali bir bozuldu mu, düzelmez., düzelmiyor. ezbere biliyorum o evi, her eşyasını. bahçesindeki otları nasıl yolduğumu, toprağı nasıl eşelediğimi. ne istiyorlardı ? bunu soruyorum şimdi, o evden, o bahçeden başka ne isterdi insan? geceleri yıldızlar evin içine girecek gibi olurdu. çok severdim geceleri soğuk olmasını.gecenin bir sesi vardı. rüzgarın bir sesi, bahçe kapılarının, yürüyen insanların, tahta pencereyi kapattığımızda çıkan ses,...en çok orada görürdüm kayan yıldızları, kim bilir ne saçma sapan dileklerim vardı.çocukluk işte. şimdi hiç geri gelir mi? geri gelir mi o yıllar, 90'lar. perdeden gözükmeyen televizyon, plastik beyaz masamız, duvarımızdaki kağıt...siyah saplı kaşıklarımız, melamin tabaklarımız...hepsinin bir değeri var benim için. elimde olsa gene oraya giderim, çıkmam o bahçeden. o eşyaların hakettiği bir ev ahalisi olmalı, başka insanlar olmalı. ama kendimin olmadığı şekilde hayal edemiyorum o balkonu. çalı süpürgesi, topladığım taşlar, gece lambamız yemek masasına koyduğumuz, masa örtülerimiz, küçük cam bardaklarımız, rafta duran iki kupamız, biri sarı biri kırmızı...orada izlediğimiz programlar. bir türlü düzgün göstermeyen kanallar. show tv ve star tv.herşey ne kadar çok değişti. yapayalnız o ev. eşyalar öksüz, yetim ve arkadaşsız. orada yapığım resimler, boyama defterlerim, ilk okuduğum kitaplar, çözdüğüm testler...bahçeye çıkarken bastığımız iki farklı renkteki, üstüste duran biri krem biri ondan daha koyu renki taş.kocaman taşlar...kahverengi saksılarımız...güneşte solan minderler, perdeler. insanların derdi neymiş? anlayamıyorum. anlıyorum da. sevmediğin zaman böyle demekki. sevmediğin insanları hangi eve koyarsan koy olmuyor. birbirini sevmeyen insanların derdi bunlar. bana öyle geliyor. burnumda şuan oradaki pikelerin kokusu. kırmızı beyaz desenli pikeler, mavili beyazlı pikeler, çarşaflarımız...evi gezdirebilirim aklımın içine girmiş birine. her yerden çıkan böcekler, örümcekler, örümcek ağları...sesi ve görüntüsüyle beni deli eden püsküller...ben geliyorum diye haber veren püsküller geçenin.üç beş objemiz, porselenden, camdan...
O eve yazık, o evde aylarını geçirmiş küçük bana da...çam ağacı mutfak dolaplarımız, rüyama giriyorsunuz bazen. ilk türk kahvesi yapmayı, o evde öğrendim. orada duydum binbir türlü safsata kahve fallarında. neyi merak ediyordu ben de şimdi bunu merak ediyorum. neyi? ne çıkabilirdi ki kahve falında? o evde ve o evden sonra manevi hiçbir şey artmadı hayatımızda. gerilere, çok gerilere gittik. ben bile idrak ediyorum. ama yok. düşünmeyin siz hiç. hata hiç sizde olur mu? olmaz. inşallah ileride sizden başka insanlarla o evde olurum, suçluluk duymadan, huzursuz olmadan ve deli bakışlara maruz kalmadan. içimde tutmuyorum, söylemekten de sakınca duymuyorum. bak seneler nasıl da geçti...kaldı mı geriye birşey eski halinizden? o yatak odasındaki aynaya gidip baksak kimleri görürüz? o evdeki çocuklardan eser kalmadı.






Euro düşüyor. Havalar bir ısınıp bir soğuyor. Rüzgar yeni bitmiş yeşil yaprakları yerlere savuruyor. Eve giden treni bekliyorum. Trennnnn dur! Diyorum, bindikten sonra geride kalan katalanlar tren e iki kere vurup ''ha koçuma'' deyip trene direktif veriyorlar.Sonra çuf çuf çuf, çof çof çof, gak gak gak, hort hort hort yol.

Bu güzel şarkıyı dinlemenizi tavsiye ediyorum. İki arkadaşımdan biri yolladı ya T ya O. Kim bilir unuttum.



Rogue Wave



EYES



Missed the last train home.Birds pass by to tell me that I'm not alone.

Over pushing myself to finish this part,I can handle a lot,

But one thing I'm missing is in your eyes. In your eyes

Have you seen this film?

It reminds me of walking through the avenues.

Washing my hands of attachments yeah,

land on the ground,one thing I'm missing, is in your eyes.In your eyes.



kısa ve öz. Güzel sözler.





Ekşisözlükte yazar olmama 4834 kişi var. Wauvvvv haydi sevinelim ehueheuehuehuehe : O)



İşte böyle mutlu taklidi yaparım. Maskeli depresyon derler buna.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Hıdrellez


Yedi dakika sonra Hızır Aleyhisselam, Perpignan' a doğru geliyor olacak. Ben de yarım saat önce bir dosya kağıdı aldım elime. İkiye katladım önce, sonra kurşun kalemle diploma çizdim üzerine. Fransa, hukuk fakültesi yazdım. Sağ kanadına da bilmiyorum neden bir tane minareli bir camii çizdim. Altına da sağlık yazdım. Bir çift dua eden el çizdim. Onu rulo haline getirdim.Kırmızı kurdelayla bağlayıp, penceremin tahta kepenklerinin kenarına kırmızı kurdeleyle bağladım. Gül ağacım yok, gül alacak param da yok. Hızır Bey efendi mazur görecek bizi. Uçup, süzülürken, değiverecek benim kağıdıma. Pencerenin önüne de bilmiyorum yine nedendir, mum yaktım. Biri kırmızı, ikisi yeşil, biri de beyaz. Sandalyeyi de çektim önüne dua ettim. Müzik olarak ta Goran Bregoviç'ten ederlezi parçasını açtım. Kendi kendime bir ritüel yarattım. Kötü bir niyetim yok.


Şimdi camii neden, dua eden el neden...Belki inanalım diye, belki unutmayalım diye. Unutmayalım kime inandığımızı. Allahtan başka kimseden medet ummayalım. Ondan başka kimse sesimizi duymaz çünkü. Yaşayanlardan da medet ummayı bıraktım ben. Ölüler hiç değilse düşününce rüyamıza giriyor. Allah sapmışlarımızı affetsin, çünkü Allah affeder, biz kuluz,biz affetmeyiz. Herkesi doğru yola yönlendirsin. Herkesin kalbi doğru yolun inancıyla dolsun. Bizim verdiğimiz bunca kötülükten sonra, dünya hala bize kırmızı domatesler veriyorsa bunda bir hikmet vardır. Dünya hala dönüyorsa, yapılabilecek şeyler vardır.


Hızır ve İlyas Efendilerimiz, sizleri bize Allah gönderdi. Bize yol gösterin, ahlakımızı düzeltin, bizlere mucizeler verin. Unutsuzlara umut verin. Mutsuzlara da saniyelik mutluluklar bahşedin. Gerçekten sıkıntısı olanlara yardım elinizi uzatın. Utanmamışları utandırın.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Örnek aldığım insanlardan bahsetmek istiyorum. Bu bazen benim suratıma tokat gibi çarpıyor, onlara hayranım ama zaman zaman üzerinde daireler çizdiğim yörüngeden çıkıyorum. Bu da bana acı veriyor. Onları kendime hatırlatmak istiyorum. Ve de isimlerini bahşetmek...

YAHYA KEMAL BEYATLI (fransa da 9 yıl, siyasal bilgiler fakültesi)
REFİK HALİT KARAY (hukuk fakültesi)
HAKKI DEVRİM ( hukuk fakültesi)
OKAN BAYÜLGEN (hukuk fakültesi, fransa da 3 yıl sanırım)
SERRA YILMAZ ( caen üniversitesi, fransa, psikoloji)
CEVAT ÇAPAN( benimle alakası yok, severim, tanıştık, hoş adam, efendi )

ve üç tane çok sevdiğim hocam, üçü de kamu hukuku üzerine görevli:
Cristophe Euzet
Dominique Sistach
Eric Savarese

bunları niye yazdım?
içinden diyenler : ''bu da kendini bi bok sanıyor!?''
alakası yok, iğneyle kuyu kazıyorum, kız vücudumdan erkek evlat çıkarmaya çalışıyorum, yaptığım gebe kalmadan erkek evlat yetiştirmek. bazı şeyler, engellenemiyor. İnsan yere düştüm diye, yürümeyeyim diyemiyor işte. çabaladığım kadarım bu dünyada., kalemlerim kadar, kurduğum cümleler kadar.

Bir de uzaktan bakıp, ağlayasım geliyor diyebileceğim yüce insanlar var. Sadece türk olanlarını sayacağım zira, diğerlerini dilimden düşürmüyorum, sakız ettim adeta ağızıma.
Orhan Kemal, Çukurova kokan, Nazım Hikmet'in bizlere kazandığı bir insan. Gerçekçi bir roman, romanlarını okuyup çok sevmiştim.
Nazım Hikmet, bir ağaç, okuduklarımızdan yapraklar dökülüyor, yaprakları toplayıp saksıya bırakırsam, belki kaktüs misali tutuverirler.

Bu kadar ukalalık yeter. Sizlere Ahmet Haşim hocamızdan bir şiirle veda ediyorum.
GECE

Titreyen ellerimle penceremi
Açtım afaki leyle karşı... Yine
Gecenin gölgeden manazırına
İmtizac eylemiş nücumü bahar...

Sihri eb`at içinde şimdi gümüş
Bir sehap andıran miyah uyumuş..
Kalbi seydayı leyl olan rüzgar
Esiyor gölgelerde velvelekar...

Ah o bir aşkı bi-tenahi mi
Geceden, tudei manazırdan
Yükselen rasei humarü buhar?

Sanki hulyayı vasla müstağrak
Sebi bir itri hisle doldurarak
Dolaşan, titreşen kadınlardı...

Sanki bir savti gaibü mühtez
Kalbe bir aşkı bi-vefa yetmez
'Seviniz, muttasıl sevin! ' derdi

Hayvanlar alemi ve alien

sabahları, öğlenleri, akşamları... zamanı nasıl yaşadığıma dair bir bulgu yok şimdilik. Masanın başında, lavabonun karşısında, sandalyede, merdiven basamaklarında, yatakta...Bu evin her yerindeyim. Bu evin içinde türlü türlü hayvanlar var. Onlardan bahsedeyim. Sabahları kalktığımda karşımda bir Mykonos eşeğiyle karşılaşıyorum. Sırtının ağrıdığını söylüyor daha günaydan demeden. Gözaltının morardığını görüyorum eşeğin. Bu sıra düşünmeden hareket ediyormuş. Nerede olduğunu bilmiyormuş, sanırım laf arasında yolunu kaybettiğini de söyledi. Ben yatakta beklerken, o daha yüzünü yıkamadan merdivenler aşağıya iniyor. mutfak dolaplarını açıp, ilaçlara bakıyor. Yapma diyorum, yapma eşek, suçlu hissetme kendini. Yükleri taşırsın elbet. Neden geldin ki bu dünyaya? Amacın Mykonos'taki sokakları arşınlamak, teker teker dolanmak yükseklerdeki dar sokakları. Gülmelisin gördüklerine, gülümsemelisin. Sen eşeksin, bilmelisin bunu. Mykonos eşeğinin mahareti nedir diye sorsan birine, hemen söyler. Şaşırma yolunu. Bırak elindeki ilaç kutusunu. Çok sıkıldıysan bir duş al, rahatlarsın.
Alt katta bir baykuşla karşılaştık geçen gün. Baykuş'un başı ağrıyordu. Yorulduğunu söyledi geceleri ayakta durmaktan. Sıkılmıştı artık bir dala tüneyip bütün geceyi beklemekten. Baykuş, diyorum, bir şeyler iç. Yeşil çay iç, gelirsin kendine. Yeşil çayı sevmiyor, acı geliyormuş kendisine. Sakarin at sen de diyorum, peki diyor. Televizyonun üzerine tünemişti. Öneri olarak pencereden bakmasını söyledim. Etrafa bakabilirdi, pencerenin görüş açısı genişliğinde. Deneyeceğini söyledi. Beyaz peynir ve çay istediğini söyledi ama bunların olmadığını söyledim. İsterse hazır patates püresi yapabilirim dedim mikrodalgafırında. Kafasını çevirdi.
Sol köşedeki abajurun yanında bir kırlangıç gördüm evvelsi akşam. Onunla da konuştuk epey. Dışarı çıkamadığını korktuğunu söyledi kırlangıç. Kendini pis hissediyormuş ve de suçlu. Herşeyden meshul lanet olası bir kuşum ben dedi. Dua edemediğini söyledi.Ve ekledi artık kiliseye de gitmiyormuş kırlangıç. Zaman zaman hiç birşeyin anlamının kalmadığını da söyledi. Tekrar etti. Ne ettiysem onu dışarı çıkaramadım. Kırlangıç, havalar yağmurlu. Peki ısındığında ne yapacaksın dedim. Herkes unutacak bu sisli günleri. Aklını başına topla dedim. Kanadıyla yüzünü kapadı, ağlamaya başladı. Kırlangıç, bunca zaman ağladın ne oldu dedim. Merdivenleri çıkıp etrafı toplamaya başladı, sonra aşağıya inip bulaşıkları yıkadı. Ağladı, ağladı, ağladı. Hadi yat artık dedim. Belki sakinlersin dedim. Ona bir tane papatya çayı yaptım.Kupanın sadece yarısını içebildi. Bir tane de sarıkantaron habı verdim.Ama kifayet etmiyor dedi. Olsun, sen yinede al dedim.
Güve kelebeği ve at sineğiyle karşılaştım üst katta. At sineği inatla çıkmak istemiyordu. Neyin var dediğimde, cevap vermiyordu. At sineği dedim. Sineksin, kimse içinden geçirdiklerini umursamıyor işte, anla bunu dedim. Sessiz ol ve sus. Gittiği yere kadar kanat çırp. Eğer nefes alamayacak olursan, artık senin elinden gelen birşey yok demektir bu. Bırakırsın kendini, baktın ben de açmadım çatıdaki pencereyi, bırakıverirsin kanatlarını.Güve kelebeği sana gelince İstanbul'a gidiyormuşsun. Duymadık değil. Git bakalım, benim giysilerimden aldığın parçaları da götürüver. Birer parçasını gördüğün denizlere serpiştir. Biraz akdeniz, biraz marmara...Elinden geldiğince. Yolda sakın öleyim deme. Hazır değilsen yola çıkma. Burda, bu evde hepimize yetecek kadar yer var. Su musluktan, yiyecek de bir şekilde hallediyoruz. Çok sıkılırsan internette var.
Hepimiz aynı yatakta yatıyoruz. Yastığımın altındaki dua kitabını kaldırdım. Aklınızdan kötü şeyler geçirebilirsiniz.Herşey serbest, kimse sizi engellemiyor sizi. Küfür ve beddua serbest.Ama eğer birlikte yatacaksak lütfen bırakıp gitmek yok. Birlikte uyanıcaz, ben kurarım saati, o konuda bir sorun yok. İyi geceler, eşek, baykuş, kırlangıç, güve kelebeği ve at sineği.

20 Nisan 2010 Salı

DEDEM,BABAM,AYDIN BOYSAN VE İSTANBUL

İmkanım olsaydı şayet, karşınızda saygıyla eğilir,''efendimsiz''söze başlamazdım efendim.Sizi tasvir etmek belki de imkansız.Kelamlarınız insanın kulağına bir su şırıltısı gibi yumuşak ve zevk dolu geliyor.Kulaklarımız zevkten dört köşe olurken,yüzümüz gülüyor,zihnimiz bayram ediyor.Eşi bulunmaz bir İstanbul beyefendisisiniz.Efendim, uçsuz bucaksız bilginiz,sonbaharda yere usul usul düşen çınar yaprakları hoşluğundaki konuşmanız beni büyülüyor.Bir eşinizi bulmak imkansız.Anlattığınız İstanbul'a aşık oluyor,damağımda rakı tadını hissediyorum adeta.Sözlerinizle İstanbul'u geziyor,yüzümde tuzlu boğaz serinliğini hissediyor,burnumun ta ucunda balık kokusunu duyuyorum efendim.Varlığınız beni İstanbul'a yaklaştırıyor,bana batının karşısında ayakta durma direnci veriyor.Bitirmiş olduğunuz koskoca Pertevniyal Lisesi, diplomanızı almış olduğunuz Mimar Sinan Üniversitesi ve de Çiçek Pasajı'na geliş ve gidişleriniz insanı aşık ediveriyor size ve sizin İstanbul'unuza.

_____________________________________________________________________________________

Sizden çok sonraları İstanbul'da ikamet etmiş biri olarak, sizin İstanbul'unuzu aramaktayım.Ama elimdekilerin de kıymetini biliyorum.Ama kıymet bildiklerimi bana gösteren babamı da geçmeden edemem.Onun bize küçük yaşta öğrettiği içki içme adabı herkes nasip olur şey değil, biliyorum.Bugün onun bize tanıdığı hoşgörünün altında saygıyla eğiliyor,bunu ileride olacak evlatlarıma aşılamayı düşünüyorum.Babamız bize içki içmenin güzel bir şey olduğunu öğretti çünkü.Biz babamızı içki içmekten yorgun veyahut bitap şekilde hiç görmedik.Adabıyla içki içer her zaman ve gülümser konuşurken.Yanında istediğim kadar sigara içebiliyorum sıkılmaksızın,ondan saklama kaygısı duymamıza izin vermedi hiçbir zaman.Ben de zaten hiçbir zaman bağımlı olmadım.İlkokuldaydım hatırlıyorum, Taksim'e gittiğimiz günleri ailecek.İlk biramı,ilk şarabımı,ilk rakımı babam sayesinde,aile sofrasında içtim ben.İçki içmeden önce yemek yemek gerektiğini,sulu meyvelerle içki içmemek gerektiğini,içkileri birbirine karıştırmamanın icap geldiğini ondan öğrendim.Votka ve benzerleri yabancı içkileri de onunla tattım.Rus votkasını,iskoç viskisini,fransız,italyan,ispanyol şaraplarını onun içmeden önce bize verdiği kadehlerde tattım.Böylelikle dışarıda içki içmek için can atmadım, adabımla içtim, içiyorum.

Bazen düşünüyorum, balık isimlerini ne zaman öğreneceğim diye.O olmadan nasıl tanıyacağım bir balığı ve nerden bileceğim nasıl pişirilmesi gerektiğini.Dikkatinizi çekerim, kendisi bir İstanbul beyefendisi değildir.Güneydoğulu Hacı bir babanın evladıdır.Ama unutmamak gerekir ki rahmetli dedem Abdurrahman Arcasoy bir İstanbul aşığıydı.Türk Sanat Müziği'ne adeta tapardı.Gençlik yıllarını İstanbul'da rakı sofralarında,sinemalarda geçirmiş,şiirler yazmış bir edebiyat sever,Hukuk Fakültesi terk bir beydi.Dedem yemek yemeyi çok severdi.Yemek yemeyi çok seven,disiplinli,düzenli,çok temiz,her zaman sağlıklı bir insandı.Yalnız telaşlı ve sinirliydi.Onu andıkça kulaklarımda çınlıyor yükselen sesi evdekilere ve sonra bana dönüp gülümseyişi.Belki de ismimi en güzel o telaffuz eder.Ondan başka kimse bana bu kadar güzel ''Merveciğim'' diyemez.Zevk almayı bilirdi dedem yaptıklarından.Okuduğu Kuranı öyle güzel tutardı ki ben imrenirdim, neler var içinde diye.Okurken bacaklarını sallardı.Gençken sinema biletlerini saklarmış tıpkı amcam ve benim gibi.Küçük merak ederdim ben kime benziyorum diye,sonra zamanla anladım ki babamın ailesine benziyorum.Bize anlattığı masalları unutmam mümkün değil,büfenin üst tarafındaki şeker ve lolipop kavanozunu da.Bazen rüyalarıma giriyor.Üzülüyorum onu görünce çünkü öyle gerçek ki ve öylesine gördü ki olup bitenleri...Dedem beni severdi, ben de onu çok.Rakı ve rakı masası sohbetinden dedeme geçiverdim.Ama gerekliydi bu.Ne çok anlatacak şey var onun hakkında...Çok muhterem bir insandı,onun sahip olduğu şey eşi ve dört oğluydu hayatta.Şimdi soruyorum ben kendi kendime onun yaptıklarını benim yapmam mümkün mü diye.Ama iki mühendis,iki doktor evlat sahibi olmak bana nasip olmaz gibi geliyor.Ellerinden öpüyorum Abdurrahman Bey, siz bu gece benden rahmet istediniz, ben size göz yaşlarımı veriyorum ve sabun kokan ellerinizi hatırlıyorum saygıyla.

_____________________________________________________________________________________

Şubat ayında İstanbul'a geldiğimde babamla Nevizade'ye gittik içki içmeye ikimiz.Öyle güzel bir gündü ki...İkimiz onun uygun gördüğü, adımıza rezerve edilmiş bir meyhaneye gittik.Onu İstiklal Caddesi'nde Fransız Konsolosluğu'nun önünde bekledim.Bİrlikte yürüdük aşağıya kadar,konuştuk.Meyhanede ben bira içtim, o da rakı içti.Uzun uzun sohbet ettik.Bir taraftan konuşuyor bir taraftan da onun ablamla bize vermiş olduğu L&M sigaramdan içiyordum.Çok güzeldi.Dertleştik karşılıklı,gelecekten söz ettik,yapacaklarımızdan birlikte.Saat ilerleyince kalktık.Meydan kadar yürüdük.Sonra ben Kazancı Yokuşu'ndan inmeyi teklif ettim.Konuşa konuşa aşağıya indik.Motora binip Üsküdar'a geçtik.Üsküdar'da Evlendirme Daire'sinin yanına park etmişti arabayı.Arabaya binip eve geldik.Ne hoş bir gündü.Ve şimdi ne de güzel bir hatıram var.Bundan evvel ailecek giderdik.Ben lise hazırlıktayken gitmiştik yine ikimiz böyle, ben reşit olmadığım için kola içmiştim Nevizade'de :)

_____________________________________________________________________________________

Gelelim rakı sofrasındaki güzide mezelerimize...
Neler yok ki...Şakşuka,Haydari,Deniz Börülcesi,Beyaz Peynir,Acılı Ezme,Semizotu Salatası,Barbunya Pilaki,Cacık,Patlıcan Salatası,Çerkez Tavuğu,...


İstanbul'umuz rakı kokar usul usul geçerken caddelerinden.
Erkek gülüşüyle güler bize akşam oldu mu.
Sigarayı içine içine çeker laciver gecelerde.
Kadın,erkek, genç,yaşlı...
İstanbul'dakiler bir başka insandır,insandır bazı bazı.
Mideleri baharat kokar,ağızları şerbetten yanar.
Kahve gibidir gözleri,acılı ve zevkli.
Martılarlar yaşarsın İstanbul'da,balıklarla,yosunlarla,
tekneler,gemiler,vapurlar,motorlarla...
Koskocaman ağaçlarla gezersin.
Yerdeki taş altından ayağının altında,
yaslandığın duvar padişah kokar.
Yürek deyiveresin gelir İstanbul deyince.
Aşık eder,taş olur bileğine bağlanmış rıhtımda,
çektirir hiç şüphesiz,öldürür aşkıyla,
Ölümüne seversin İstanbul'u.
Ölüme yaklaştım sanırsın ondan ayrı kaldın mı.
Ama o seni isterse yanına,çağırır bir çırpıda,
Yanında bitersin bu zihni karmaşık Sultan'ın.
Eteğini öper öyle verirsin canını da,aklını da ona.
Diyeceğim o ki,
İstanbul'dan ayrı kalanın vay haline...
______________________________________________________________________________________
Özledim.Dedemi,Babamı,Aydın Boysan'ı...
İçinde şairlerin balık niyetine yüzdüğü İstanbul'u özledim.İstanbul'umu,öğrendiğim İstanbul'u özledim fransız ve türk öğretmenlerimden.Biz kalamayacağız belli ki ama İstanbul kalacak boylu boyunca kıtaların arasında.Denizinde bir köpük kabarcığına hasretim İstanbul, senden bekliyorum şerefe namesini.Geleyim de içelim karşılıklı.


MERVE ARCASOY

19 Nisan 2010 Pazartesi


beni koyup gitme

Beni koyup gitme ne olursun
Durduğun yerde dur
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok
Düşersin yorulursun
Beni koyup gitme ne olursun
Bir deniz kıyısında otur.
Gemiler sensiz gitsin bırak
Herkes gibi yaşasana sen
İşine gücüne baksana
Evlenirsin çocuğun olur
Beni koyup gitme ne olursun
Sonun kötüye varacak
Beni koyup gitme ne olursun
Elimi tutuyorlar ayağımı
Yetişemiyorum ardından
Hevesim olsa param olmuyor
Param olsa hevesim
Yaptıklarını affettim
Beni koyup gitme ne olursun
Seninle gelmeyeceğim yine de
Beni koyup gitme ne olursun


Beni koyup gitme diyebileceğim biri yok ama durduğu yerde durmasını istediğim biri var mesela.Gitmesin istiyorum başka bir şehre, bir başka ülkeye.
Hevesim olsa param olmuyor, param olsa hevesim...
Evlenirsin çocuğun olur.
Bunlar olur, benlar bana oluyor.Bunlar beni çok korkutuyor.
Gidicekler, o yüzden en önce ben gitmeliyim diyorum kendi kendime.Önce ben, ben,ben.
Önce onlar değil.Bırakıp gitmeli insan bırakılmaktansa.Kimseye mecbur olmamalı insan.Mecburiyet ve bağlılık yer bitirir insanı.
her an terkedecek şekilde sevmeli, garantisiz,şüpheli ve korkulu.Bundan gayrısı bizi hasta eder.Gidiverecek gibi kalkmalı her koltuktan, sigarayı sonuna kadar içmeden kalkmalı yerinden.İki yanaktan öpmemeli, tek yanaktan öpüp hızla kalkmalı.Acele bir kahve içmeli, fincanın dibini görmeden ayaklanmalı.Bırakıp gitmeli öylece.O seni bırakmadan hadi sen kalk git.Dinleme fazla sakın, yersiz.
Erkekleri dinlememeli, onlar pek anlamaz, düşünmez de.Kabul et,kalkıver yerinden.Hİç telaşlanma,sakın korkma.O bulur yolunu.Bir ev bulur.
Ama buldunmu da düşünenini tut kolundan sıkıca.Bağla bir sandalyeye.Uzunca süre dursun öylece salonun ta orta yerinde.Öyle beklet ki, öyle sev ki, öyle inandır ki iplerini çözsen bile kaçamasın.
O hata yapmadan bir tokat at ona.onun sana atacakalrından evvel.Bir çocuk dünyaya getir, ailen olsun.Onu ailen yap.Aileni otur ve yap tıpkı legolardan yapar gibi.İçine de koyuver küçük bebekleri,kıpırdayamasınlar.
İyice bağla kendine onları.
Bütün silahların hazır olsun.Cephaneleğini böylelikle kur.Bile bile evlen.Bile bile kur evi.BAktın olmuyor tüfeğini çıkar, tara bütün evi.Tara bütün eşyaları, herşeyi.Tüfeği pencereden at, hiç birşey olmamış gibi merdivenlerden in, insanlara günaydın de ve apartman kapısından çık.Çık dışarı, saçlarını iyice savur.Bir kafeye otur açıklıkta.Bir sigara yak.Bir kadeh şarap iste.Kimseye mecbur değilsin.
mecbur değilsin.